4 Şubat 2016 Perşembe

Çizgi Filmlerdeki İyi ve Kötü Algısının Değişimi



Çizgi filmlerde çocukluğumuzdan itibaren iyi ve kötüyle ilgili aklımıza kazınan bazı algılar vardır. Bunların büyüdükçe yetişkin kişiliğimiz ve gündelik ilişkilerimiz üzerinde etkili olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. Çizgi film ve masallardan bize miras kalan iyilik ve kötülük algısının geçirdiği değişim bugün post modern dünyada nasıl bir etik anlayışına sahip olduğumuzun da ilk haberlerini veriyor.
 
Çizgi filmlerin beslendiği ilk ve en klasik literatür olan masallardan başlayacak olursak, klasik masallarda genelde iyi fakirler veya ezilenler vardır ama sonunda mutlaka en büyük güce sahip olurlar. Bu masalları alt sınıf halk mı uydurmuştur ilk başta bilmiyorum ama ilginç bir şekilde çocukluktan itibaren topluma yükselme azmi aşıladığımız kesin. Örneğin Cinderella hiç tanımadığı halde prensle evlenip ülkenin prensesi olma hevesi içindedir. Üstelik çok da masum görünür herkesin gözüne. Pamuk prenses bir kraliçenin “tek başına” iktidar hırsı yüzünden sürgüne giderken yine bir prens bekliyordur kurtarılmak ve ülkenin başına geçmek üzere. Asla bir köylü çocuğu ya da kendi halinde bir zanaatkar kurtaramıyor bu kızları nedense. Ülkenin başına geçince ne oluyorsa, herkes onu istiyor. Kurbağaya dönüşmüş olsanız bile hedefinizde bir prenses tarafından kurtarılmak yatıyor. Ve bu masalları dinlerken hepimiz de bir oh çekiyoruz içimizden. Yönetimin başına kimin geçmesi gerektiği hakkında ön bilgilerimiz oluyor masalın başından ve külkedisi de en az üvey kız kardeşleri kadar hırslı olsa da onlardan daha çok hak ediyor sarayda yaşamayı dinleyicinin gözünde. Asıl önemli olansa çocukluktan itibaren tüm bunlar bizim bakış açımızı etkiler.  

Salt kötü ve iyi karakterler aslında çocukların zihnini küçümseyen senaryolar. Warner Bros stüdyolarından çıkan hepimizin çok iyi bildiği Bugs Bunny, Tom ve Jerry gibi ekolojik çizgi filmler serisinde iyiler iyi kötüler kötüdür arası yoktur. Ve kötülerin yenilgisi komik olmanın ötesinde ilahi adalet yerini bulmuş gibi görünür. Yeni dönem çizgi filmlere kadar Disney için de aynı şeyler geçerliydi. Kıskanç ve iktidar hırsı içindeki çirkin karakterler aşırı güzel karakterlere bin bir tuzak kurar ve buna karşı hiç çaba sarf etmeyen iyi karakterler sırf iyiliği sayesinde her daim kötüyü yener. Manga ve anime dünyasında da durum bundan farklı değildir. Shoujolardaki (kızlara yönelik animeler) cadaloz kızlar ve Shounenlerdeki (erkek çocuklara yönelik animeler) canavar tipler kötülükten başka bir şey bilmezken, koca koca gözlü anime hatunlar herkese gülümser ve herkesin yardımına koşar. Tabi ki en yakışıklı erkek serinin sonunda mutlaka onların olur. Tam burada Miyazaki’ye değinmezsek olmaz. Miyazaki diğerlerinden farklı olarak senaryolarında kötünün içine girer ve izleyici de kötünün kötülük yapma sebeplerini anladıkça kötü karaktere acımaya başlar. Kötü acındıkça ve sebepleri anlaşıldıkça iyiye dönmeye başlar! Sonunda da karşılarına yeni bir kötü çıktığında eski kötü karakter ve ana karakter çoktan ona karşı birlikte mücadeleye başlamıştır. Miyazaki’nin Yürüyen Şato’sunda ki cadı kötülükleri eline yüzüne bulaştırdıkça zavallılaşıp psikanalitik bir sürece girer mesela. Eriyip hantallaştıkça gücünü kaybediyordur ama “iyi”ye doğru gidiyordur. Spirited Away’de de aynı şekilde herkesi yutup zehirleyen canavarın aslında acı çektiğini öğreniriz ve ana karakter ona yardım etmek için hareket etmeye başlar.   


Amerikan yapımı yeni filmlerde ise durum bambaşka. Artık orada yükselmek değil farklılık arayışı var. Bu yeni trende göre çiftlerimiz sonsuza dek mutlu yaşarken saraylar egemen iktidarlıklar falan gerekmiyor. Hatta tam tersine, aristokratik tiplemeler tek düze, sıkıcı ve komik duruyor. Yeni versiyon Kurbağa Prenses filmindeki gibi artık prenses kurbağayı öpünce kurbağa prens olacağına prenses kurbağa oluyor ve birlikte sineklerin tadına bakarak yeni dünyalar keşfediyorlar. Aynı şekilde Shrek’te de benzer bir senaryoyla karşılaşıyoruz. Prenses devi kurtaramayınca dev prensesi kendi çamur dolu evine götürüyor. Üstelik kız da yeşil bir deve dönüşüyor ve saray hayatının kurallarından kurtulunca daha bile özgür oluyorlar. Evet, diyeceğim o ki bugün dünya küçüldükçe orta çağdan kalma aristokrat zenginlik hayalleri yerini tamamen egzotik ve otantiğin büyüsüne bırakmış görünüyor. Devlerin ve kurbağaların hem anti-hijyenik hem de “ilginç” (tabiî ki birinci dünyaya göre ilginç) hali üçüncü dünya ülkelerine karşı bastırılmış oryantalizmin ikinci perdesi olarak karşımıza çıkıyor.  

Film Arası Dergisi 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder