Çizgi filmlerde çocukluğumuzdan itibaren iyi ve kötüyle
ilgili aklımıza kazınan bazı algılar vardır. Bunların büyüdükçe yetişkin
kişiliğimiz ve gündelik ilişkilerimiz üzerinde etkili olduğunu söylemek çok da yanlış
olmaz. Çizgi film ve masallardan bize miras kalan iyilik ve kötülük algısının
geçirdiği değişim bugün post modern dünyada nasıl bir etik anlayışına sahip
olduğumuzun da ilk haberlerini veriyor.
Çizgi filmlerin beslendiği ilk ve en klasik literatür olan
masallardan başlayacak olursak, klasik masallarda genelde iyi fakirler veya
ezilenler vardır ama sonunda mutlaka en büyük güce sahip olurlar. Bu masalları
alt sınıf halk mı uydurmuştur ilk başta bilmiyorum ama ilginç bir şekilde çocukluktan
itibaren topluma yükselme azmi aşıladığımız kesin. Örneğin Cinderella hiç
tanımadığı halde prensle evlenip ülkenin prensesi olma hevesi içindedir.
Üstelik çok da masum görünür herkesin gözüne. Pamuk prenses bir kraliçenin “tek
başına” iktidar hırsı yüzünden sürgüne giderken yine bir prens bekliyordur
kurtarılmak ve ülkenin başına geçmek üzere. Asla bir köylü çocuğu ya da kendi
halinde bir zanaatkar kurtaramıyor bu kızları nedense. Ülkenin başına geçince
ne oluyorsa, herkes onu istiyor. Kurbağaya dönüşmüş olsanız bile hedefinizde
bir prenses tarafından kurtarılmak yatıyor. Ve bu masalları dinlerken hepimiz de
bir oh çekiyoruz içimizden. Yönetimin başına kimin geçmesi gerektiği hakkında
ön bilgilerimiz oluyor masalın başından ve külkedisi de en az üvey kız kardeşleri
kadar hırslı olsa da onlardan daha çok hak ediyor sarayda yaşamayı dinleyicinin
gözünde. Asıl önemli olansa çocukluktan itibaren tüm bunlar bizim bakış açımızı
etkiler.
Salt kötü ve iyi karakterler aslında çocukların zihnini
küçümseyen senaryolar. Warner Bros stüdyolarından çıkan hepimizin çok iyi
bildiği Bugs Bunny, Tom ve Jerry gibi ekolojik çizgi filmler serisinde iyiler
iyi kötüler kötüdür arası yoktur. Ve kötülerin yenilgisi komik olmanın ötesinde
ilahi adalet yerini bulmuş gibi görünür. Yeni dönem çizgi filmlere kadar Disney
için de aynı şeyler geçerliydi. Kıskanç ve iktidar hırsı içindeki çirkin
karakterler aşırı güzel karakterlere bin bir tuzak kurar ve buna karşı hiç çaba
sarf etmeyen iyi karakterler sırf iyiliği sayesinde her daim kötüyü yener.
Manga ve anime dünyasında da durum bundan farklı değildir. Shoujolardaki (kızlara
yönelik animeler) cadaloz kızlar ve Shounenlerdeki (erkek çocuklara yönelik
animeler) canavar tipler kötülükten başka bir şey bilmezken, koca koca gözlü
anime hatunlar herkese gülümser ve herkesin yardımına koşar. Tabi ki en
yakışıklı erkek serinin sonunda mutlaka onların olur. Tam burada Miyazaki’ye
değinmezsek olmaz. Miyazaki diğerlerinden farklı olarak senaryolarında kötünün
içine girer ve izleyici de kötünün kötülük yapma sebeplerini anladıkça kötü
karaktere acımaya başlar. Kötü acındıkça ve sebepleri anlaşıldıkça iyiye
dönmeye başlar! Sonunda da karşılarına yeni bir kötü çıktığında eski kötü
karakter ve ana karakter çoktan ona karşı birlikte mücadeleye başlamıştır. Miyazaki’nin
Yürüyen Şato’sunda ki cadı kötülükleri eline yüzüne bulaştırdıkça zavallılaşıp
psikanalitik bir sürece girer mesela. Eriyip hantallaştıkça gücünü
kaybediyordur ama “iyi”ye doğru gidiyordur. Spirited Away’de de aynı şekilde
herkesi yutup zehirleyen canavarın aslında acı çektiğini öğreniriz ve ana
karakter ona yardım etmek için hareket etmeye başlar.
Amerikan yapımı yeni filmlerde ise durum bambaşka. Artık
orada yükselmek değil farklılık arayışı var. Bu yeni trende göre çiftlerimiz sonsuza
dek mutlu yaşarken saraylar egemen iktidarlıklar falan gerekmiyor. Hatta tam
tersine, aristokratik tiplemeler tek düze, sıkıcı ve komik duruyor. Yeni
versiyon Kurbağa Prenses filmindeki gibi artık prenses kurbağayı öpünce kurbağa
prens olacağına prenses kurbağa oluyor ve birlikte sineklerin tadına bakarak
yeni dünyalar keşfediyorlar. Aynı şekilde Shrek’te de benzer bir senaryoyla
karşılaşıyoruz. Prenses devi kurtaramayınca dev prensesi kendi çamur dolu evine
götürüyor. Üstelik kız da yeşil bir deve dönüşüyor ve saray hayatının
kurallarından kurtulunca daha bile özgür oluyorlar. Evet, diyeceğim o ki bugün dünya
küçüldükçe orta çağdan kalma aristokrat zenginlik hayalleri yerini tamamen
egzotik ve otantiğin büyüsüne bırakmış görünüyor. Devlerin ve kurbağaların hem anti-hijyenik
hem de “ilginç” (tabiî ki birinci dünyaya göre ilginç) hali üçüncü dünya
ülkelerine karşı bastırılmış oryantalizmin ikinci perdesi olarak karşımıza
çıkıyor.
Film Arası Dergisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder