3 Ocak 2020 Cuma

Kaptan Fantastik: Çocukluk Söylemi ve Sinema Üzerine Bir Deneme

Bu yazı ilk olarak MSGSÜ Sosyal Bilimler Dergisi 15. Sayı'da Yayınlanmıştır.

Modern zamanlarda çocuk kategorisinin işlevi nedir ki, şu anda böyle bir kategorimiz var? “Bilgi” olma imkanının yalnızca iktidarın işine yaramaktan geçtiğini söyleyen Foucault’ya göre modernite, toplumsal ilişkileri organize etmek için toplumu bilgiye dönüştürme ve bilgiye dönüştürdüğü toplumu da birim birim kategorize etme ihtiyacı duymaktadır[1]. Çocuk doktoru, çocuk parkı, çocuk mağazası, çocuk filmi, çocuk menüsü, tüm bu çocuğa ayrılmış ve tanımlanmış alanlar, çocukları el üstünde tutulan bir grup insan mı yapar, yoksa tanımlanarak dışlanan bir grup haline mi getirir? Bu denemede, çocukluk kategorisini tartışmak ve çocukluk üzerine tartışmak için bize alan açtığını düşündüğüm Captan Fantastic (Ross, 2016) ve Into the Wild (Penn, 2007) filmlerini de bu bağlamda gündeme getirmek istiyorum. 

Ağzımızı açtığımız andan itibaren güç ilişkilerine dâhil olduğumuzdan, konuşarak güç ilişkilerini sorgulamanın ve yapı-söküm yapmanın imkânsızlığıyla tekrar tekrar karşılaşırız[2]. Bu yazıda da çocuk kelimesinin geçtiği her yerde çocukluk kategorisi yeniden üretildiğinden, tartışmanın kendisi kendi sınırlarını aşmayı denerken her seferinde yeniden kelimelerin engeline takılacak. Bu sebeple makalenin toplumsal kategorilerin sınırlarını yapı-söküme uğratma konusunda iddialı olmadığını, fakat içine doğulan sınırları konuşmanın zorluklarıyla bir yüzleşme denemesi olmasını umarım.
Çocuklar, Devletler ve Halklar
Sözlükteki tanımı kısaca; küçüklük, deneyimsizlik, soy devam ettiricilik, yakışıksız davranışlar, bebek veya ergen olmamak. Bugün çocuk öncelikle nüfus, aile, cinsellik, ekonomi, tüketim ve yeniden üretim mekanizmaları, bilgi, eğitim gibi pek çok meselenin tam ortasında yer almaktadır[3]. Öyleyse “çocuk” kategorisi öncelikle modern devlet tarafından şekillendirilen bürokratik bir kategoridir. Çocuğun modern iktidarın kullanım alanına girmesi ve bu şekilde tanımlanması ise çok da eski değil. Foucault ailenin, cinselliğin, kadınlığın ve erkekliğin bir polis işine dönüştüğü tarih olarak 18. yüzyılı işaret eder[4]. Cinsellik gibi çocukluktan da, yönetilecek, yararlılık sistemleri içine sokulacak, herkesin azami iyiliği için düzenlenecek, en yüksek verimlilik doğrultusunda işletilecek bir disiplin alanı olarak söz edilmeye başlanması bu döneme dayanmaktadır[5]. Örneğin 18. yüzyılda iktidar tekniklerinin en büyük yeniliklerinden biri bir sorun olarak “nüfus”un ortaya çıkmasıdır. Tüm eğitim sisteminde çocuk cinselliğinin bir kamusal soruna dönüştürülmesi, salt ahlakla değil, rasyonellikle ilişkili olacak bir söylem ışığında ele alınması; çocuk kategorisinin yalnızca hukukun değil, aynı zamanda -ve özellikle- tıbbın alanına girmesi, böylece akılcı söylemlerle kategorik ayrımların nesnelleşmesi aynı döneme denk gelmektedir[6]. Sonuçta çocuk, çözülmesi gereken bir sorun olarak tanımlanmaya başlandığında, modern bir kategori olarak da belirginleşmeye başlar. Bir dizi gerilim, çatışma, uyum çabası ve yeniden aktarma uğraşı olarak çocuk ortaya çıkmıştır. 
Modern kapitalist toplumların “iş yapılan” yetişkinlere has mekanlarında çocuk patolojik ayrıksı bir ot gibidir. Öyle belirgin bir kategoridir ki yalnızca kendisine ayrılmamış hiçbir mekana asla ait olamaz. İtaat etmesi gereken şeylere itaat etmeyi bilmez, susulacak yerde konuşur, konuşulacak yerde susar, mantığı ile psikolojisini dengeleyemez, duygularını bir yetişkin gibi bastırmaz, üretim süreçlerinde işlevsizdir, cinselliği yoktur. Bu sebeple modern toplumlarda önce çocuk ve yetişkin ayrı ayrı tanımlanır; ardından da norm olan yetişkin olarak kabul edildiğinden, çocuk norm-dışı alana kayar. Böylece endüstriyel kapitalizmin anlamlar dünyasında çocuk, üretim işlevi üstlenmediği zamanlarda yalnızca çocuksu alanlarda korunarak ve saklanarak var olabilir. Uzun vadede ise siyasal ve ekonomik bir kaynak olarak görüldüğünden bu çocuksu alanlara abartılı bir değer de atfedilir. Bu alanlar her geçen gün çoğalmakta ve her geçen gün ‘burjuvalılaşmak’tadır. Sonuç olarak modern toplumlar olarak çocuğu aynı anda hem dışlamakta, hem de dışladığımız yerleri burjuva kurallarına göre “güzelleştirip” çocuklardan özür dilemekteyiz. 

Masum Çocuk, Özgür Çocuk: Çocuğa Romantik Yaklaşımlar 
Tüm bu yasal, rasyonel ve siyasi erklerin çocuğa dair sorun ettiği her şeyin toplumsal düzeyde başka bir işlev daha gördüğünü söyleyebiliriz. Çocuğun itaatsizliği, ehlileştirilmemişliği ve belirsizliği modern düzenin bastırılmış yetişkinin özgürlük arzularını kışkırtır. Kurallar ve sorumluluklar arasında sıkışmış modern birey için çocuk bir özgürlük sembolü işlevi görür. Söylemediklerimizi söyleyebilir, yapmadıklarımızı yapabilir. Ve cinsellikten bağımsız hareket edebilir. İnsanlarla ve toplumla ilişkilenmeleri bu anlamda daha farklı, daha özgür, daha rahattır. Daha düşünmeden, zihniyle hazları bastırmadan. Ortaçağ Avrupa’sında çocuklar günahkar, kasten kötü ve tamamlanmamış yaratıklar olarak görülür[7]. 19. yüzyılın sonlarından itibarense çocukluk, hassaslık ve masumiyet üzerinden algılanmaya başlar [8]. Böylece modern toplumlarda çocuk, zihni ile hazlarını bastıramadığı için kabul edilemezdir; fakat aynı zamanda tam da bu nedenle samimiyetsizlikler yapaylıklar içinde yaşayan modern yetişkin bireyin en derin arzularına dokunabilmekte, kaybedilen doğallık ve gerçeklik imgeleriyle bağ kurmasına yardım etmekte, böylece yetişkinde sonsuz bir hayranlık uyandırmaktadır. Örneğin Heidi’nin hikayesinde İsviçreli Johanna Spyri bize oldukça sert ve anti-modern bir öz-benlik imgesi sunar. 

Heidi’nin dağa ilk tırmanırken üzerinde bulunan kalın şehirli dağa uygun olmayan kıyafetler şehir hayatını ve moderniteyi temsil etmektedir. Heidi’nin bunaltıcı kıyafetleri aslında modernitenin samimiyetsizliklerini, etiketlerini ve hesaplarını temsil etmektedir. Modernite yaşamı zorlaştıran, insan hayatı üzerinde gereksiz bir yüktür. Heidi bu kıyafetlerle birlikte modern hayatın kurallarını, rasyonel dayatmaları da tek tek üzerinden atar ve yavaş yavaş özgürlüğüne kavuşur. İnsan ancak şehir yaşamının kurallardan azade olduğunda ‘özü’ne dönebilmektedir. Burada özümüz kimliksiz, sınıfsız, kültürsüz sadece doğaya ait insan benliğimiz olarak kurgulanır. Heidi’nin dağda şaşkınlık, hayret ve hayranlıkla geçen günleri her adımda yeni bir meditasyon biçimine, ulvi bir tecrübeye, ilahi bir vecd haline dönüşür. Heidi ait olduğu yerdedir; yaşamaktan keyif almaktadır, modern yozlaşmalardan uzakta gerçek kimliğini bulmaktadır, olabildiğince özgürdür, tam olarak duyguları ve benliği tatmin olmaktadır. Tam da modern rasyonel yetişkin bireylerin açlığını çektiği, sürekli şikayet ettiği, bir türlü tatmin edemediği, arayıp da bulamadığı, sebebini kestiremediği huzursuzluğa reçete olarak çocukluk verilir. Böylece çocuk, romantizmin fırça darbesiyle çözülmesi gereken bir sorun olmaktan çıkar ve asıl sorun olan modernitenin çözümü olmaya evrilir. 

Romantizm bize tam olarak söylediği ve vaad ettiği o kaybettiğimiz şeyi bulacağımızdır. Romantizm, ilahi bir vecd hali vaad eder, neyi özlediğimizi bilmektedir; bir hakikat değilse bile hakikate giden yollar vereceğini vaad eder insana[9]. Çocuk böylece devletin bekasını sağlayan bir nüfus planlaması nesnesi olmanın ötesinde modern duvarların çevrelediği bunalmış bireye insanın özünü ve gerçek arzularını hatırlatan aşkın bir sembolik değer kazanır. Örneğin Kemalizmin Türkiye’sinde çocuk 23 Nisan’larda kutlanan bir bayrama dönüşür. Böylece çocukluğa devlet politikası olarak siyasi ve kültürel semboller atfedilir. İlginç bir biçimde, Çiçek, bu dönemin basılı medyasında yaptığı araştırmada çocuğu “umut” olarak resmetmenin dışında bir çocukluk temsiline neredeyse hiç rastlanmadığını söyler[10]. Siyasi romantizmin fantezi nesnesi olmak dışında çocuğa yer yoktur adeta. Böylece çocuk hem modern birey için hayalleri besleyici romantik bir fantezi, hem de ulus-devletçi siyasette “umut” teması ile kullanılabilir bir sembol olur. Böylece kapitalizm, hem çocuğun uyandırdığı içsel hazları karşılayan yeni pazarlar üretebilir, hem de yücelen çocuğun kendisine de ödül olarak bir pazar sunmanın peşine düşer. 

Ehlileşmemişliğin Bedeli Olarak Çocuğun Kırılganlığı
Böyle uzayıp giden bir dolu ehlileştirilmemişlik, çocukları toplumun en yüce ve aynı zamanda en kırılgan varlıkları haline getirmiştir. Çocuk modern düzende hem tacizlere, suistimallere en açık kategorik grup olduğundan toplumdan korunması gerektiği, hem de itaatsizliği nedeniyle toplumu çocuksu bir itaatsizlikten sterilize etmek gerektiği düşünülür. Bu yine sembolik düzeyde de devlet ile halkın ilişkisini bize anlatmaktadır. Aynı yetişkinlerin çocuklara dikte ettiği gibi, devletler de güvenlik, ekonomi, toplumsal düzen vs gibi sebeplerle halklara şunu dikte eder: “Kendi iyiliğin için bana itaat et.” Bu “kendi iyiliğin” üzerinden tanımlanan otoritenin ise açık bir şekilde otoritenin iyiliğine dönüştüğü görülür. 

Böylece çocuk askeriye ile hapishane arası mekanlarda hem korunması, hem de yaramazlık yaparak yetişkini tehdit etmemesi için acil olarak ideolojik bir programa dahil edilir. İrfan Aktan çocukların alışveriş merkezlerinin çevrelenmiş, havasız oyun alanlarından kreşlerin loş odalarına, okul koridorlarından yurt duvarlarına kadar hayatın her alanında kapatıldığından bahseder[11]Çocuklar askerlere benzetilir, sıraya sokulur, hazır ol’da bekletilir, milli tarihi ve günün egemen ideolojisini çok iyi öğrenmeleri garanti altına alınmaya çalışılır. Ozan Sezai Zeybek kitlesel eğitimin ortaya çıkışının çok da eski olmadığından bahsediyor. Zeybek’e göre bu eğitim sisteminin ortaya çıkmasında iki amaç gözetiliyordu: Birincisi ne olursa olsun otoriteye itaat edecek bireyler yetiştirmek, ikincisi ise yetişkin olduğunda gerektiğinde birbirinin yerine kullanılabilecek bireyler elde etmek[12]. Modern düzende bu amaçlar sadece eğitim sistemiyle değil evde, alışveriş merkezinde, yolda, sokakta gündelik hayatın tamamında da çocukları bir yere kapatmak mantığında devam ediyor. Bu kapatmayı feodal sistemin köylüleri korumak için yüksek kaleler inşa ettiği güvenlik anlayışından veya modern devletlerin halkların güvenliği için sınırlar çizip yine o sınırlarda güvenlik için halkları kurban etmesinden ayrı düşünebilir miyiz? Belki de modern toplum çocuklara ve yetişkinlere ayrı ayrı korunaklı alanlar çizerken, çocukları içine almayan her mekanda aslında çocukları dışarıya değil kendisini içeriye kapatıyor, modern birey yetişkinliği bir statü olarak kabul ettiğinde devletin kendisini köleleştirmesinin de yolunu açıyor.

Into The Wild ve Captain Fantastic Örnekleri 
Peki alternatif bir anarşist çocukluk tanımı üzerine konuşabilir miyiz? Kaptan Fantastik bugün pek çok insanın da kafasını kurcalayan bir soruyu cevaplamaya çalışıyor. Büyük şehirlerde mesaili işlerde çalışan ev almak için kredi ödeyen ve çocuğunu akşama kadar bırakmak üzere en az zarar göreceği eğitim kurumunu tercih etmeye çalışan modern ebeveyn bundan başka nasıl bir alternatif tahayyül edebilir? Başka bir ebeveynlik, başka bir çocukluk, başka evler ve başka sosyal ilişkiler romantik birer retorik olmanın ötesine geçtiğinde; mevcut toplumsal düzeni beğenmeyen bir aile tahayyülündeki ideal düzeni kurduğunda nasıl bir düzen ortaya çıkar? İşte Kaptan Fantastik film boyunca bize bu tahayyülün somut bir örneğini sunmayı deniyor. Modern kapitalist sistemi sorgulayan bir çift olan Ben ve Leslie çocukları Bodevan, Kielyr, Vespyr, Rellian, Zaja ve Nai’yi Washington’da şehirden uzak bir dağda büyütmeyi hayal etmiş ve hayalindeki düzeni kurmuştur. Çocuklar burada sisteme ait bir okula, kiliseye veya kursa gitmeden kendi yaşamını idare etmek ve kendi dünya görüşünü eleştirel bir şekilde geliştirmek üzere anne ve babaları tarafından eğitilmektedir.

Kaptan Fantastik’in 2016’da tartıştığı bu meseleyi konuşurken modern düzeni sorgulayan, kaçışları ve alternatifleri tartışan önemli örneklerinden biri olan 2007 yapımı Into the Wild’dan da söz etmek gerekir. Bu iki film arasında meseleyi konuştuğu yer ve sunduğu tahayyül imkanları açısından metinlerarası bir ilişki olduğu söylenebilir. Into the Wild filminde iyi bir üniversiteden birincilikle mezun olan, profesyonel olarak sporla uğraşan ve ailesinin her tür desteğini alan Christopher McCandles tam emeklerin karşılığını alacak iyi bir iş adamı olarak hayatına devam edecekken tüm kimliklerini, biriktirdiği 24.000 doları ve kredi kartlarını bir araya toplayıp ateşe verir. Modern bireyde dehşet ve hayranlık duyguları uyandıran hiçbir şeyi olmadan sadece yola çıkan bu adamın tipik hikayesi sinema dünyasında 2007 yapımı bu film günümüz insanları için kült olacak bir ilham kaynağı olmuştur. Cristopher McCandles seyahati esnasında medeniyetten uzak bir karavanda yaşarken zehirlenerek ölür. Eğer 2007 yılında ölmeseydi ve birine aşık olup çocuklu ve alternatif bir düzen kurmayı deneseydi o da bugün 2016 yılında bir nevi Kaptan Fantastik olacaktı denilebilir. Bu anlamda Kaptan Fantastik doğrudan metinlerarası bir referans vermese de izleyiciye Into the Wild’ın devamını tahayyül ettirmektedir, dolayısıyla Cristopher McCandles’ın çıktığı macerayla ilişkilendirerek bu filmin modernizm karşıtı serinin ikinci bölümü olduğunu söyleyebiliriz.

Kaptan Fantastik de Into The Wild’a benzer olarak yetişkinliğe adım atan Bodevan’ın törensel ilk avlanması ile başlıyor. Ormanın derinliklerinde şehirden uzak olarak kurulan bu alternatif düzende babanın ve toplumun onaylaması bir diploma ile değil fakat başka bir onaylanma ritüeli ile gerçekleşiyor. Tek başına bir geyik avlayıp gelen Bodevan’a babası: “Bugün oğlan çocuğu öldü ve onun yerine bir erkek doğdu” diyor. Bodevan’a geyiğin kalbinden bir parça yediriyor. Bu arada diğer çocuklar da törene şahitlik ediyor. Ben’in anarşizmine dair sık sık post-modern seküler spiritüelizmin Budizm ve Şamanizm gibi öğelerinden referanslar görüyoruz, bunun yanı sıra Ben ve ailesi doğaya vejeteryan bir anlayışla değil mücadele edip savaşılacak bir yer olarak bakıyor. Ben’in çocuklarına hayatta kalmak için öldürmeyi bir felsefe olarak öğretmesi bugünün anarşist kültürünün beslendiği “çiçek çocuk”ların barışsever imgesinden daha farklı bir yere oturuyor. Kurdukları felsefenin bu yönü filmde çocuklar tarafından sorgulanmasa da Bodevan filmin ilerleyen sekanslarında kendi babasının kurduğu ideal sisteme pek çok açıdan isyan ediyor. Bir anlamda Bodevan’ın isyan edeceği gelenek bizzat kendisi de isyankar bir düzen bozucu olan kendi babası oluyor.  
Bir insan tüm idealizmini tam anlamıyla çocukları üzerinden yaşayabilir mi? Filmde Ben olarak tanıdığımız Kaptan Fantastik’in de en ideal şekilde çocuk yetiştirmek üzerine pek çok ilkesi var. Bu ilkeler çoğu zaman modern medeniyetin ilkelerinden farklı idealler üzerine kurulu. Örneğin, Ben’e göre çocuk zayıf ve korunması gereken bir varlık değil, aksine tek başına gayet güçlü bir canlı. Filmdeki çocuklar da farklı özelliklerine rağmen güçlü ve özgür bireyler olarak resmediliyor. 5 yaşındaki Zaja bıçak kullanıyor ve en büyük hobisi hayvan kurukafaları biriktirmek. Sabahları dövüş, avlanma ve egzersizlerle uğraşıyorlar, akşamları ise hep birlikte kitap okuyup, kendi doğaçlama müziklerini çalarak eğleniyorlar. Entelektüel seviyeleri okula giden yaşıtlarına göre çok üst seviyede, onlardan daha çok kitap okuyup, kitaplar üzerine kendi fikirlerini oluşturabiliyorlar. Herkes bir müzik aleti çalıyor, profesyonel sporcular gibi spor yapıyor, tıptan anlıyor, kendini tedavi edebiliyor, dağcılık yapıyor, geniş bir literatüre sahip kütüphaneden edebiyat ve düşünce literatürünün temel kaynaklarını kitap okuyorlar. Böylece bugünün sıradan modern ebeveynlerin de hep hedeflediği gibi “bağımsız, lider ruhlu, yaratıcı” çocuklar olabiliyorlar. 

Ben medeni düzeni daha iyisini yapmak üzere terk ediyor. Somut olarak okul, sağlık, kapitalizm, cenaze, din otoriteleri film boyunca tartışmaya açılıyor. Fakat bu kurumların empoze ettiği ideal çocuk tanımının çok da dışına çıkılamıyor. Film yalnızca mevcut modern tahayyüller içinde daha iyisini yapmış gibi görünüyor. Yani iyi olan entelektüel olmaksa, Ben’in çocuklarının çok daha entelektüel olduğunu kabul ediyoruz; iyi olan zeki olmaksa, Ben’in çocukları daha zeki ve güçlü görünüyorlar; ve iyi olan bağımsız olmaksa, Ben’in çocukları okula giden yaşıtlarına göre çok daha bağımsız ve bireysel olarak çok daha özgün kişilikler. Örneğin annelerinin cenazesi için şehre geldiklerine şehirli akrabaları çocukların okula gitmemesini eleştiriyor ve okula gidip dünyayı öğrenmeleri gerektiğini söylüyor. Bunun üzerine baba Kaptan Fantastik şehirli kuzenlerine ve kendi çocuklarına insan hakları beyannamesi ile ilgili sorular soruyor. Şehirli kuzen genel geçer bir kaç şey söylerken; kendisinden yaşça küçük ve dağlardan gelen Zaja beyannameyi anlatmakla kalmıyor, kendi özgün yorumlarını, eleştirilerini ve alternatiflerini de dile getiriyor. Burada büyüleyici derecece “iyi yetişmiş” çocuklar görüyoruz. Her birinin kendi ideolojisini ve dinini seçebilmesi medeni dünyada gerçekleştiremediğimiz liberal değerleri yeniden idealize ediyor. Dolayısıyla tüm bunlar filmi, bugünün modern izleyicisi açısından onaylanabilir ve hayranlık uyandırıcı kılıyor. Yetenekler, birikimler ve kişisel gelişmişlik üzerinden kurulan tüm bu çatışma filmde alternatif olanın, yani Kaptan Fantastik’in elini güçlendiriyor. Fakat tartışmanın kendisi zaten verili bir evren içinde kurulduğundan, “iyi” üzerine pek de yeni şeyler duyamıyoruz. “Daha iyi çocuk yetiştirmek” üzerine tartışırken, modern olanı sıkı bir eleştiriye tabi tutan filmde, bir yandan da “iyi”nin tanımı yeterince tartışılmadan kalmış gibi görünüyor. Daha iyi olmak Ben’in dünyasına göre çok bilmek, çok okumak, özgüvenli ve lider ruhlu olmanın ötesine geçemiyor. 

Filmde belki de daha derin bir tartışmanın açıldığı asıl noktanın ebeveyn ve çocuk ilişkisinin sorgulanması olduğu söylenebilir. Bir ebeveynin kendi ideallerini çocukları üzerinden yaşatmaya ne derece hakkı vardır? Çocuğun ebeveynden ayrıldığı noktada denge nasıl kurulabilir? Filmde baba Ben ve çocukları belli bir uyum içinde olsa da, ara sıra çıkan çatlaklarda modern düzene karşı getirilen alternatif düzenin de eksik olacağı fikri ile karşılaşıyoruz. Makalenin başında ele alındığı gibi filmde çocuk kontrol edilmesi gereken kontrolsüz ve zayıf bir insan olarak tanımlanmıyor veya romantik bir masumiyet ve özgürlük söylemi altında yüceltilmiş bir çocuk imgesine kaçılmıyor. Çocukları neredeyse çocuk olarak değil, sadece kendi karakterleri ile algılamaya başlıyoruz. Fakat bir yandan da Kaptan Fantastik’te çocuk başlı başına modern bir projeye, ideolojinin kendisine dönüşüyor.  Her ne kadar Ben; özgürlükçü, saygılı, toplumsal eşitsizlikleri eleştiren bir baba olsa da günlük programdan kitap okuma listelerine kadar pek çok yerde komünün otorite figürü olarak karşımıza çıkıyor. Baba anti-modernist olmakla beraber anti-modernizmi de otoriter bir şekilde uyguluyor. Devlet kurmak için olduğu gibi, anarşiyi kurmak için de en işlevsel varlık yine kurucu çocuk oluyor. Ve yine çocuk ebeveyne “kendi iyiliği için” itaat etmeye mecbur bırakılıyor. 

Sonuç Yerine 
Sonuç olarak filmde modernizmin çocukluk, aile ve eğitim anlayışına bir alternatif tahayyül edilirken., bu tahayyülün sınırları hala moderniteden bağımsız çizilemiyor; bu filmin bizzat modern düzenin içinde yaşayan biz modern bireyleri mutlu etmesi sadece modernite içinde yaşadığımız huzursuzluğu tanıyor olmasıyla açıklanabilir. İdeolojik eşitsizlikleri yeniden kurmadan bir söz söylemek hayli zor. Bu filmde de modern toplumsal ilişkiler organize etmemek değil, bunları yeniden ve farklı bir şekilde organize etmenin yolları tartışılıyor. Yaşam alanlarında çocuklara özel alanlar tasarlanmaması, kadınlar ve erkekler arasında bir hiyerarşi kurulmaması, mevcut iktidarların sorgulanması, yetişkinin ve çocuğun bilgiyi eşit paylaşımı gibi önemli meselelere dikkat çekiliyor. Bir yandan da çocuğa romantik yaklaşımlar başlığı altında ele aldığım “geleceğe dair bir umut olarak çocuk” teması filmde çok da tartışmaya açılmadan varlığını sürdürüyor. Bu bakımdan Kaptan Fantastik’in Into the Wild’la, 60lı yılların özgürlük hareketleriyle, İsviçreli romantik yazar Johanna Spyri’nin Heidi romanıyla, hatta kendini keşfetmek için doğayla bütünleşmeyi öneren modernizm karşıtı Alman rahip Herder’le ve diğer pek çok idealist ve romantik literatürle bağlantısını kurmak mümkün. İnsan her daim kendi türü olan insanın mevcut varlığından daha iyisi olabileceğini düşünmeyi arzuluyor. Aslında çocuk ve alternatif eğitim tartışmasının temelinde de bu benlik ve arzunun yattığını söyleyebiliriz. Modern kapitalist mantığın altında yatan endüstriyel ve tek tipçi yaklaşım bugünün modern ebeveynlerini rahatsız ediyor. Kaptan Fantastik tam da bu rahatsızlığa, alternatife duyulan arzuya ve modern ikilemlerin yarattığı güncel tartışmalara dayanarak çocukluğun alternatif açıklamaları üzerine düşünmek için bize bir başlangıç noktası sunuyor; ama sadece bir başlangıç noktası. 
  

KAYNAKÇA 

AKTAN, İrfan. “Yangın Merdiveninin Kilidi”. Gazete Duvar. 2016.

BROCKLISS, Laurence. “Introduction: The Western Concept of Childhood”. Ottoman History and its Heritage. Edit. Suraiya Faroqhi, Halil Inalcık, Bogaç Ergene. Sayı: 59. Brill. 2016.

ÇİÇEK, Nazan. (2016). “The Interplay between Modernization and the Reconstruction of Childhood: Romantic Interpretations of the Child in Early Republican Era Popular Magazines, 1924–1950”. Ottoman History and its Heritage.Edit. Suraiya Faroqhi, Halil Inalcık, Bogaç Ergene. Sayı: 59. Brill. 2016.

DERRIDA, Jacques. İslam ve Batı Üzerine Bir konuşma. Çev.Sümeyye Kavuncu. Kavuncu. Timaş Yayınları. İstanbul. 2016.

FOUCAULT, Michel. Archeology of Knowledge. Vintage Books Edition. 2010. 

FOUCAULT, Michel. Cinselliğin Tarihi. Ayrıntı Yayınları. İstanbul. 2012. 

HEYWOOD. Colin. A History of Childhood: A History of Childhood: Children and Childhood in the West from Medieval to Modern Times . USA: Blackwell Publisher. 2001.

SAFRANSKİ. Rudiger. Romantik: Bir Alman Sorunsalı . İstanbul: Kabalcı Yayınları. 2013.

ZEYBEK. Ozan Sezai. “Herkesi Okula Götürmek Değil, Her Yeri Okula Çevirmek”. Seçbir Konuşmaları, İstanbul. 2016.


Sözü Geçen Filmler
SEAN. Penn. Into the Wild. 2007.
GSPONER. Alain. Gsponer. Heidi. 2015. 
ROSS. Matt. Captan Fantastic. 2016. 




[1] Michel Foucault,  Archeology of Knowledge. Vintage Books Edition. 2010. 
[2] Jacques Derrida, İslam ve Batı Üzerine Bir Konuşma, Çev. Sümeyye Kavuncu, Timaş Yayınları, 2016. 
[3] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, 2012, s.12. 
[4] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, 2012, s.11. 
[5] A.g.e. s.12
[6] A.g.e. s.12
[7] Laurence Brockliss, ”Introduction: The Western Concept of Childhood”, Ottoman History and its Heritage, Brill, Boston, Sayı: 59, 2016. 
[8]Colin Heywood, A History of Childhood: Children and Childhood in the West from Medieval to Modern Times,Blackwell Press, USA, 2001. 
[9] Rudiger Safranski, Romantik: Bir Alman Sorunsalı, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2013. 
[10] Nazan Çiçek, “The Interplay between Modernization and the Reconstruction of Childhood: Romantic Interpretations of the Child in Early Republican Era Popular Magazines, 1924–1950”, Ottoman History and Its Heritage, Brill, Boston, Sayı: 59, 2016.
[11] İrfan Aktan, “Yangın Merdiveninin Kilidi”, Gazete Duvar, 2016.
[12] Ozan Sezai Zeybek, Herkesi Okula Götürmek Değil, Her Yeri Okula Çevirmek, Seçbir Konuşmaları, İstanbul, 2016. 

28 Şubat 2019 Perşembe

Otostop’un bazı evrensel ritüelleri


Otostop da her şey kadar evrensel. Aşağıdaki yazı otostop seyahatim sırasında aldığım notlardan oluştu. Benim gibi insan evlatlarının otostop çekerken yaşadığı evrensel ritüelimsi ve duygusal şeyler.   


1- Bilmediğin bir yerden bilmediğin başka bir yere giderken her çözümün hep aynı kasabaya çıkması.

Bir yerden bir yere ulaşmak için belli duraklar vardır. Soru sorduğunuz herkes aynı merkezden bahsetmeye başlar. Otobüsler oradan kalkıyor, otostop oradan çekiliyor, yollar orada birleşiyordur. Şuraya da oradan geçiliyordur, buraya da oradan geçiliyordur. Kime sorsanız hep aynı kasabanın adı. Sonuçta o hiç adını sanını duymadığınız küçük kasaba yarım saat içinde sizin kaderiniz, güneşiniz gibi hayatın tam ortasına yerleşir. Benim güzergahımda burası Antalya'nın Aksu ilçesiydi. Unutamayacağım kadar çok duydum bu lafı o gün. Kime ne sorsam hep bir Aksu’dan bahsediyordu. Tamam dedim hedef Aksu!

2- Adım adım bir mekanla aşırı ilişkilenme süreci.

Bir mekana ilk vardığınızda hangi merkez hangi yönde kaldı, burada insanların otostopa bakış açısı nasıl, bölgedeki trafiğin durumu, ortamın genel psikolojisi hakkında önce hiç bir fikriniz yoktur. Böylece yeni bir araç beklemeden önce o mekanı, yönü, güzergahı ve mekanın genel aurasını keşfetmeye başlarsınız. Nerede beklemek gerekir, kim hangi psikolojiyle ne yöne akmaktadır, dakikada kaç araba geçer, kim nerede yavaşlar, ara yollar nerede merkeze bağlanır vs keşfettikten sonra yarı mantıkla, yarı içinizden geldiği gibi bir nokta bulup parmağı kaldırıp başlarsınız beklemeye. Keşif sürecince mekanla ilgili neredeyse en ufak soru işareti kalmaz.  Mekandaki esnafla, ağaçla, bankla, güneşle oranın yerlisinden bile daha güçlü bir bağ kurabilirsiniz. Aşırı bir ilişkilenme olur aranızda, her ayrıntıya istemeseniz de vakıf olursunuz. O mekan aşırı sizin olur. Çünkü anlamaya sizden daha çok kimsenin ihtiyacı yoktur. Bu yüzden otostopta durup beklenen bu mekanlar asla unutulmaz.

3- Dev bir göze dönüşmek.

Beklerken kendi güzergahına göre konumlanmak için anlamaya çalışırken gözlem yapan otostopçu orada kocaman dev bir göze dönüşür. Beklerken aslında her şeyi farklı bir gözle gözetlemekte olduğunuzu farkedersiniz. Mekanı anladıkça, mekan sizin olur. Sizin oldukça, gözetlemeye hak kazanır gibi olursunuz. geleni, gideni tanır hale gelrisiniz. Ve bakarsınız etrafa. Etrafa baktıkça otostopla alakalı alakasız herkesi dikizleyen koca bir göze dönüşürsünüz. Sokağı, dışarıyı, kamusal alanı oluşturan öz de bu tecrübenin ta kendisi diye düşünürsünüz. Sokak evden farklıdır. Sokak gözetleme ve gözetlenme mekanıdır. Sauron'un gözüdür sokak. Evet bazen baya bekleniyor. Benim maksimum bekleme sürem dört saat. Ama bu işin normali mekana göre ortalama yarım saat diyebiliriz.

4- Mekanı anlayınca, mekanın aşırı bayması.

Mekana yabancılığınız gidip de her şeyi keşfettikten sonra hala parmak havada bekliyorsanız merak ve cehalet giderilmiş, heyecanlar durulmuş, ikinci aşamaya geçmişsinizdir. Bu aşamada yeni mekan sizi baymaya başlar. Merak ve araştırma aşaması ile bayma aşaması arasında bir süre yoktur. O mekanın cahili olma paniği bittiği an mekan sizi bayabilir. Arabaların oradan akış şekli bile zihninize kazınmıştır. Durmayanlara artık yavaş yavaş söylenmeye başlarsınız. Bekleme süresi uzadıkça aynı noktada başka otostopçularla tanışılır. Yağmur varsa birlikte ıslanırken kurduğunuz dostluklar dünyanın en gerçek dostluklarıdır. Neyse ki ben o gün çok beklemedim. Yağmur da yoktu. Mekanı anladım. Bekleme noktamı buldum. Mekandan sıkılmaya başladım derken beğenip güvenebileceğim bir araba durdu. Bindim.

5- Bindikten sonra başlayan tuhaflıklar ve bu tuhaflıklardan alınan haz.

Bindikten sonra da tekinsizlik, plansızlık ve zeminsizlik ama hepsiyle birlikte gelen o muhteşem özgürlük hissi bitmez. Bindiğiniz araçtan nerede ineceğiniz tam bir muamma olabilir. Şöför hadi atla demiş sizi arabasına almış, siz işte nereye kadar uyarsa oraya kadar geleyim demişsinizdir. Böylece hiç beklenmedik bir yerde araçtan inip tüm planları değiştirmek zorunda kalabilirsiniz. Yeni bir mekanı anlamak zorunda da kalabilirsiniz. Bu da seyyah birisi için büyük bir zevktir. Yolculuğu zorlaştırıyor gibi duran böyle durumlarda ummadığınız bahçeler, beklemediğiniz insanlar, ömrü hayatınızda duymadığınız kuş seslerine açık olun. Dünya koca bir yuvarlak ve siz o yuvarlakta öylece salınmaktasınız. Tadını çıkarın. O gün ben de çok alakasız bir yerde indim. Şöför bana yolu tarif etti. Anlamadım. Tamam dedim. İndim. Napıcam diye bi yöne yürümeye başladım. Sonra yolda yürürken eski dükkanların arasında yeşil bir bahçeden tek başına öten bir kuşun sesini duydum. O an anladım ki her şey o anda orada o kuşun şarkısı dinlemem için  mükemmel bir şekilde ayarlanmıştı. Yolu akışına bırakmaktaki mükemmel salınmayı ve tek tek her andaki mükemmel aidiyeti hissedebilmiştim. Aslında hayatımızın her anı mükemmeldi. Bi süre yürümedim. Otostop da çekmedim. Kuşu dinledim. Gözlerimi kapattım. Deli bu derseniz, eyvallah.

6- Otostopçu kimliği ve modern bireyin kimlik krizi meseleleri.

Otostop çekerken kıyafet meselesi önemli. Otostop başlı başına bir karşı duruş. İş, görev, bireysellik, zaman yönetimi ve kapitalizmin yani modern dünyanın dayattığı her şeyin tam tersi. Ve ne yazık ki o gün sırtımda backpackle yolları arşınlayan bir seyyah değil, toplantıdan çıkmış bir çalışandım. iş kıyafetiyle, takım elbise ve laptopla işten çıkıp otostop çektiğim için yardıma ihtiyacı olan masum kız rolünden başka bir rol yakışmıyordu bana bu sefer. Otostop ile kamp genelde bir arada gelir. Dolayısıyla otostopçunun sırtında backpack dediğimiz kocaman evi olur. İçinde çadırı, matı, eşyalarının olduğu boyu kadar bir çanta. Yanımda ne backpack ne çadır vardı. Baya kimlik karmaşası yaşadım. Bu kıyafetlerle içimdeki otostopçuyu ben de açıklamaya üşendim ve yeni rolümü benimsedim. Yolunu bulamayan kız olarak bu yolculuğu tamamladım o gün.

7-Başka bambaşka bir zaman teorisi.

Güneşin batışını Antalya kalesinden izleyeceğimi hesap etmiştim. Tüm planları buna göre yaptım. Ama otostop bu, planlar tutmuyor. Akşam üzeri güneş batarken ben herkesin bahsettiği şu Aksu'ya varabilmiştim. İşte bu bu adrenalindir arkadaşlar. Her şöförün arabayı sürme hızı, sizin yolda bekleme süreniz hepsi muamma, her şey muallak. Ve bazen gerçekten bir yerden bir yere gitmek çok uzun sürüyor. Bu uzunluğun da keyfini çıkarmak gerek. Ne de olsa otostop çekerken kapitalist sistemin dışına çıkmak, sistemi tersten işletmek, insanlık bir akarsuymuş gibi akarken, o suya kendinizi bırakmak, zamanı yönetmeye çalışmamak gibi hobileriniz olmalı. Sadece mekanda değil, zamanda da özgürleşmek mümkün.


8-Sokağı kuran şey: Bakmak, bakılmak.

Mekanı gözetleyen göz olduğunuz kadar bakış nesnesi de olacaksınız yolda kaçınılmaz olarak. Sadece arabasına sizi alacak kişi de değil bu üstelik, topluma karışıp evden dışarı çıktığınızdan beri bir sahnede olduğunuzu, yalnız olmadığınızı zaten biliyorsunuz. Bakılmak meselesi karışık. Hangisi taciz, hangisi merak, kim yardım etmek istiyor her zaman tam anlamıyorum ama otostopçuya ilgi var. O kesin. Yolda tanıştığım ve içtenlikle hayatını, seyahatlerini, dertlerini dinlediğim, yardım aldığım, arkadaş olduğum insanlarla arkadaşlığımız genelde şehirde de bitmedi. Sistemin dışında kurulan bu ilişkiler çok kıymetli. Bir de ilgi sevmeyen biri için “ilginçi” olma durumu var sevmediğim. Otostop çekiyor da olsanız, yol soran masum kız da olsanız bu oranın yerlisi olan biri için ilginç bir durum. Durduk yerde fikrini söyleyen insan, gereksiz meraklı bakkal, tam evden çıkarken kapıda yakalandığınız komşu teyze vs beni rahatsız eder. O yüzden mümkünse meraklı gözlerin olduğu şehir merkezlerinde değil, az ilerleyip otobanda otostop çeker pek çok kişi. Otobanda sizi anlayan daha çok yol meraklısı vardır. Bence çok mantıklı!


9- Yolun şaşırtıcı olması.

Binbir macerayla Aksu’ya vardığımda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Bu muydu herkesin Aksu dediği yer dedim! İnanılmaz tozlu, kokulu ve çirkin. Yol boyunca sanırım elliden fazla kez duymuş olabilirim Aksu'ya gideceksin diye. Gittiğimde Türkiye'nin en kötü kasabası burası dedim. Bu yetmiyormuş gibi bir de tüm yolları kazmışlardı ve çok büyük iş makineleri vardı. Üstelik inşaat makinaları o kadar devasaydı ki kasaba neredeyse karanlıkta kalmıştı. Antalya dendiğinde Aksu'nun hayalini kurmuyoruz bu yüzden. Kaş var, Kemer var, ne bileyim Olimpos var. Aksu'nun denize kıyısı da yoktu bu arada. En talihsiz yeri Türkiye'nin. Evet Aksu macerasının sonu böyle.


10- Otostopa ihanet meselesi

Siz bir otostop seyahati planlamışsınızdır ve ilkeleri bellidir. Araca para verilmeyecek. Çünkü araya para girdiği anda insani olan her şey, kapitalistleşiyor, yapmacıklaşıyor. Kapitalist olmayan bir ilişki kurmak ne demek? Bunu yapmadan bilemezsiniz. Kapitalizmin dışına çıktığınız anda dünya farklı bir yer oluyor. Bunu yapmadan gündelik hayatta ne kadar çok müşteri-satıcı ilişkisi kurduğumuzu tahmin edemezsiniz. Evet neredeyse toplumdaki bütün ilişkilerimiz müşteri ve satıcı olmak üzerine kurulu. Bir şehire adım attığınız an her şey para üzerine kurulu. Bu yüzden şehirlerden uzak duruyoruz. Otostopta ise her şey bunun tam tersi. Otostopta modern öncesi dönemde, kapitalist rasyonalizmin ve ücret ve hizmet gibi yapay sorumlulukların olmadığı bir dünyadasınız. Para diye bir şey yokmuş gibi davranacaksınız. Varsa da ölümüne paylaşacaksınız. Otostop beleşçilik değil. Bir felsefe. Evet sen de paylaşacaksın. Bazen bir an yoruluyorsunuz, bir dolmuş duruyor ve binip ücret ödeyip gideceğiniz yere gidiyorsunuz. O zaman içinizde bir vicdan azabı oluşuyor. Otostopa ihanet etmiş gibi hissediyorsunuz. Bitti. Hikaye yok. Anlatacak bir şey yok. Şöför selamınızı ya alıyor ya almıyor. İnsanlar parasını ödemiş oturmuş. Selam yok. Sohbet yok. Yardımlaşma, paylaşma hiç bir iletişim kırıntısı yok. Buz gibi bir his. Buz gibi.


11-Otoban rüzgarı gerçeği.

Otoban rüzgarı özgürlüğün meltemi gibi yüzünüze çarpar. Kampyon-tır geçtikse bir rüzgar çarpar yüzünüze gelip geçer. Bu özgürlüğün rüzgarıdır. Otobanda, sırtında backpackle bu rüzgarı yemenin, her hangi bir yönde her hangi bir araçla her hangi bir yere gidecek olmanın verdiği şey hazdır. Otoban boşluğuna çıktıktan sonra rüzgar aşktır.

12- Otostopçunun araç seçmesi.

Otostop deyince genelde akla en kötü ihtimaller geliyor. Sanki hemen kötü bir kamyon şöförüne denk gelecekmişsiniz gibi. Ya da otostopçu ilk duran araca binermiş gibi. Halbuki otostopta seçenekler sınırsızdır. Bazen üstüste on araç geri çevirdiğimiz olmuştur. Hem içindeki insanın enerjisi, hem de aracın kendisi kararınızı etkileyebilir. Eski bir arabayla yolculuk yapmak istemiyorsunuzdur mesela. Eski modellere parmak kaldırmazsınız daha baştan. Parmak kaldırdınız, bir araç durdu diyelim, daha durma anında o ilk enerjiden, ilk diyaloglardan, bakışlardan anlarsınız kararınızın ne olduğunu. Üstü açık spor arabalardan ambulansa kadar normalde binmediğim pek çok araca otostopla bindim.

13-Otostopçu ile diyalog

İlk diyalog güzergah üzerine yapılır pek tabiki. Amaç yol almak. Ne tarafa gidiliyor, rotalar nereye kadar uyuyor? Bu aşamada binmemeye karar verirseniz, teşekkürler ben başka bir yöne gidiyorum deyip göndermek iyi bir reddetme yöntemi. Binerseniz de kiminle nasıl bir muhabbet ortaya çıkacağı tamamen karşılaşan insanlardan çıkacak enerjiye bağlı. İnsan kadar seçenek var. Yerel bölge halkından bölge ile ilgili bilmediklerimi öğrenerek rota değiştirmişliğim çoktur. Otobüse atlayıp dümdüz gitmemenin güzelliği de bu. Yeni yerler öğrenerek gezmek. Ya da otostopla gezmeme çok şaşıran insanlara kendi hayatlarıyla ilgili başka hayaller kurdurmak büyük bir zevk benim için. Bir subayla uzun bir yolculuk yapmıştık mesela. Biz araçtan inerken subaylıktan istifa edip seyahate çıkmayı düşünüyordu abimiz.

O gün Antalya’da havalimanından Kurşunlu şelalesine, Şelaleden Lara’ya otostopla gezdim. Akşam otelime vardığımda sabahki çalışan kimliğimle karşılanıp odama geçtim. Her şeye ara verip, şehirden, işten, kapitalist ilişkilerden bir günlüğüne kaçıp kaçamak yapmıştım. Otantik kimliğimizi arayış yolunda mesai harcayan eski keşişler gibi hissediyordum. Mutluydum.

Nihayet Dergi - Ağustos 2018

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Doğa Gezileri - 1: ODTÜ Ormanı





Hep tez, hep makale bir yere kadar. Bugün içimden farklı bir şey yazmak geldi. Gezi Bloğu yazmak! Ve bugün ilk yaptığım geziden başlıyorum. İşinize yaramasını dilerim..


Ben doğa yürüyüşü yapmayı çok severim. Tutku gibi bir şey benim için. Bugün yürümek için eve yakın olan ormanlardan ODTÜ Ormanı'nı seçtim ve başladım yürümeye. ODTÜ'de ormanın çoğu Çam ağaçlarından oluşuyor ve yazın Ankara'da hava çok kuru olduğu için çatır çatır ve diken diken bir orman buluyorsunuz. Ben de adımlarımdan çıkan çatırtıları dinleye dinleye ormanda ilerledim. Çıktığım saat pek de yürüyüş saati değildi. Öğlen bir civarı, güneşin en tepede olduğu zaman. Sanırım hayvanların çoğu uyuyordu. Yine de ormanı bu kadar sessiz bulmayı beklemiyordum. Kuşlar bile sıcaktan mayışıp bir köşede uyumuştu sanırım. Kuş sesi bile yok denecek kadar azdı.

Doğaya çıktığımda şehir hayatından arınmam biraz zaman alıyor. Şehirde yaşayan biz zavallı insancıklar hep bir şeylerle meşgul olmaya, koşturmaya ve plan yapmaya alışkınız. Doğa ise aşk gibi, sadece arzu ve aylaklık vaadediyor. Sessizlik ve görevsizlikle karşılaşan beynim, bu durumların ikisine de alışık olmadığından genelde önce bir bocalıyor. O yüzden sessizliğe alışık değilseniz zihninize düşüncelerin iyice akın etmesine izin verin. İyice gelsinler sonra yapacak bir şey bulamayıp gidecekler merak etmeyin ;)

Benim de önce kafama görev listeleri geldi gitti. Topu topu bir saatim vardı bu yürüyüş için. Bir saat boşluk sonra yine şehir, görevler, planlar falan. Hayat devam edecek. Bir saat sonrasını planlamam gerekiyordu. Birkaç kişiyle mesajlaştım, sonra hemen telefondan kurtuldum. Yürümeye devam ettim. Kırgın olduğum insanları, diyalogları, yaptırıp doktora sonucu göstermediğimiz tahlili, kütüphaneden aldığım kitapları düşündüm. Gelmelerine izin verdikçe tek tek gittiler. İşte böyle düşüne düşüne ilerliyordum. Ağaçları, doğadaki sesleri hala duymaya başlamamıştım. Ne kadar yürüyeceğimi, kaç km gidip gelmeyi hedefleyeceğimi, adım sayısını falan düşünmeye başladı kafam bu sefer de. Neyse bunu da yapmayacağımı, yoksa o hedefle hızlı yürüyüp bütün keyfimi kaçırabileceğimi güzelce gülümseyerek geri bildirdim zihnime. Sakin ol zihin. 

Güzel bir gölge beğenip oturdum çatır çutur. Ormanda ilerlediğinizde bazen yollar kayboluyor ve sonsuza kadar gidiyormuş gibi görünen bir çam ormanı görüntünüz oluyor. Bu sonsuzluk hem tekinsiz hissettiriyor, hem de zihin açıcı sonsuza uzayan felsefi bir ormanda kaybolmak. Böylece yürürken yavaş yavaş ormanı duymaya başladım. Burada güzelce kendimi tam olduğum yere çeken kısa bir meditasyon yaptım. Bu alıştırmayı da paylaşayım siz de yapın. Hem düşünce akınına karşı, zihninize oynayacak bir oyuncak da veriyorsunuz, güzel oluyor. Meditasyon da değil de alıştırma gibi. Sizi ana çağırıyor. Önce etrafa bakıp gördüğünüz beş şey seçip söylüyorsunuz. Sonra duyduğunuz dört şey. Sonra dokunduğunuz üç şey. Sonra kokladığınız iki şey. Ve son olarak tattığınız bir şey. Bu alıştırmayı yaptığınızda hem kendinize hem de içinde bulunduğunuz mekana dair canlı bir hisse sahip oluyorsunuz. Şehirde kaybolan, kendine yabancılaşan varlığınızı yeniden capcanlı bulmak gibi. Bu yazıyı okurken ağzınızda nasıl bir tat var. Hemen bunu düşünmeyi deneyebilirsiniz. Gözlerinizi kapatıp ağzınızdaki tada odaklanın. Nasıl? Anında 'Şimdi ve Burada'ya geldiniz  mi? Diğerlerini de yapın, çok işe yarıyor.




 İşte bir orman sonsuzluğu. 

Yeşil dallar, mavi gökyüzü, kuru yapraklar, ağaç kabukları, bir kuş sesi, bir böcek, rüzgar, oksijen, üstüne oturduğum diken gibi çam iğneleri, son içtiğim suyun tadı. Ormanı dinlerken belli belirsiz bir ambulans sesi de duydum. ODTÜ hem şehrin içinde hem de dışında gibi. Dışarıda kalan o belli belirsiz "şehir" iyi hissettirdi. Sessizlik daha büyüktü. Hafif esen rüzgarın dallara değdiğinde çıkardığı minicik sesi duyabiliyordum mesela.

Bir doğa yürüyüşünden beklediğim başka bir güzellik de ortamın kendiliğinden gelişmişliği. Yani ne kadar yaban o kadar iyi. Mesela bu orman yapılmış, ağaçlar sıra sıra dikilmiş, o bilinç hemen belli oluyor. Tek tip, asker gibi dizilmiş bir çam ormanını gezmenin pek de keyfi yok bir gezgin için. Neyse ki koskoca ormanla pek de ilgilenememişler, nasıl yetişsinler. Bir Altınpark ya da Dikmen Vadisi gibi bakımlı ve makyajlı değil. Aralarda az da olsa başka türler de oluşabilmiş. Bir yerden bir şeyler fışkırmış, arkasından başka bir şey açmış, yabani hayvanlara açık. Az da olsa biyolojik çeşitliliğe dair ipuçları var.  Her an tilki, kaplumbağa ya da değişik bir kuşla karşılaşır mıyım diye korku ile ümit arasında bekleyebiliyorsunuz. Ki ben bugün birine rast geldim. Az sonra anlatacağım!

Doğa içinizdeki neyse size onu sunan engin bir alandır. Bir doğa gezisini sadece salyangoz kabukları ya da farklı yaprak çeşitleri toplayarak geçirebilirsiniz, bu arada farklı kuş sesleri hiç dikkatinizi çekmeyebilir. Tatlar, kokular, şekiller, dokular hepsi farklı farklı insanlara hitap ediyor olabilir. Yani bilimsel bir araştırma için veya ticari kaygılarla yola çıkmadıysanız amaç zaten doğaya hakim olmak değil, orada kendi içinden geleni takip etmek. Bu yüzden yürüme hızını hesaplamak ya da katedilecek kilometrelere dair hedefler koymak bu ruhu takip etmenize engel oluyor. Şehir temasından ve görev yüklü zihinden arınmak çocuksu bir ruh ortaya çıkarıyor. Merak edince duran, yürümeyi bırakıp aa o ne diye düz yoldan sapan, hevesi geçince yürüyüp giden, çok da hedeflere planlara falan takılmayan bir şey bu çocuksu ruh. O zaman ormanın akışına kaptırabiliyorsunuz.

Ben de bugün muhteşem renkli bir çiçek gördüm. Tek başına kurumuş çam iğnelerinin ortasında duruyordu. Ona bakmak için eğildim, eğilince yerde beyaz bir salyangoz kabuğu gördüm. Sonra bir tane de benekli, bir tane spiral, bir küçük, bir büyük derken kendimi kabuk toplarken buldum. Kendilerine iyice hayranlığımı belirtip, bol bol toplama hevesimi de alınca kalktım. Ne kadar oyalandım bilmiyorum. Hazine toplama kutumu, defterimi, suyumu geri çantama koyup, yeniden yürümeye başladım. Bu sefer de garip ve yüksekçe bir ses duydum. Korkmuş ama sesi kısılmış bir kurbağaya benziyordu. Yoldan sapsam yabani bir hayvanla karşılaşır mıyım diye düşündüm. Sonra yardıma ihtiyacı olan bu sese dayanamadım ve o yöne yürümeye karar verdim. Yaklaştıkça kuş sesi olduğunu anladım. Yine de değişik bir kuş sesiydi. Karga desem karga değil, güvercin desem güvercin değil. "Kuş kuuş" diye seslendim. Yok. "Kuş kuuş noldu sana? Nerdesin?" dedim. Birden çıkıverdi. Kırmızı kanatlı değişik koca bir kuş. Saksağandan biraz büyük, işte o boylarda. Yavaşça süzülüp başka bir dala kondu. Süzülmesi hayranlık uyandırıcıydı. Bu anlar doğada yaşadığınız en büyülü anlar. Kendinizi bıraktığınızda karşınıza çıkan hediyeler gibi. O daldan dala uçarken yavaşça takip ettim. Sonra kayboldu. Keşke biraz daha seyredebilseydim. Ne olduğunu da anlayamadım. İşte kuş bilgim bu kadar. Belki bilen arkadaşlar yazıyı okursa dönüş yapar. Ben de size yazarım. Şimdilik kendisine gizemli kuş adını veriyorum.

Gizemli kuş yolundan dönerken de ağaç kabukları beni cezbetti. Biraz da kabuk topladım. Onları hikaye kartları gibi kullanmayı düşünüyorum. Her biri kahve falı gibi, ya da bulutlardan fil bulmak gibi şekil şekil. Ve yerlerde hazine gibi dopdolulardı. Canlı olanları koparmak yerine; ölü, kopmuş ve kurumuş olanları hazine olarak toplamayı Doğa Evi'nden öğrendim. Bunu uyguluyorum, çünkü bu zevk alırken zarar vermemeyi, oradaki yaşama saygını sunmayı mümkün kılıyor.



Bu da ben. Sümeyye. Ve gezerkenki mutluluğum. 


İşte bugünkü gezim böyle geçti. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!  

9 Kasım 2016 Çarşamba

"bir şeyler" üzerine...



"Neler yapıyorsun bu aralar" sorusu kadar tekinsiz ve ürkütücü bir soru yok. Sorunun cevabına göre o an vasıfsız elemana dönüştürecek ya da dönüştürmeyecek çünkü toplum seni. Konumsuzlaştıracak. Kavramsal düzlemde bir yere yerleştiremeyince de anlamsızlaştıracak. Neler yaptığımızı gururla sıralamadan önce "bir şey"ler yapıyor olma zorunluluğumuz üzerine biraz düşünmek gerekiyor oysa ki. Ben bu yazıda bunu yapmayı deneyeceğim.. 

Bu soru bana da soruluyor. Ben de sorarken buluyorum kendimi. Sonra kızıyorum. Gündelik hayatta hepimiz birbirimizin küçük yargıçları olarak hareket ediyoruz, bir şeylere göre yargılıyoruz. Tarih, ekonomi, kültür ve toplum içindeki bağlamları bunu gerektiriyor çünkü.

Neler yapıyorsun, çok yoğunsun tabi, ben de çok yoğunum, herkes çok yoğun, hepimiz yoğunuz. Gündelik hayatın sosyal kalıpları içinde saygın olmak, bizzat yoğun olmayı gerektiriyor. Herkes ne kadar yoğun olduğunu kanıtlamak için çırpınıp duruyor. Böylece  bunu pek de sorgulamadan sadece kabul edilebilir bir benlik ve kimlik inşa etmek adına ne kadar yoğun olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz. Hiç bir şeye şöyle ağız tadıyla ayıracak vaktimizin olmaması mevcut toplumsal düzenin de dayattığı bir şey elbette. Ama asıl olan, vakit bolluğundan duyulacak bir utanca karşı, vakitsizliğin bireye kazandırdığı sınırlı karizmaya sığınmak. Bu yüzden sosyolojinin asıl dayattığı vaktimizi kaplayan işlere yetişebilme baskısı değil, vakitsizlik statüsünü kaybetme endişesiyle bireyde imaj yaratmaya yönelik baskı oluşturması.

Benlik inşasında imajlar ve geri bildirimlerden oluşan bu ilişkiler ağı yüzeyde duran ilk basamaksa, daha derinde duran ikinci basamak saygın bir "bu aralar çok yoğunluk imajı" nın anlamlı olabilmesi için bu yoğunluğu somut bir üretime dönüştürmek. Çünkü saygın olmak için bir işe yaramak, bir işe yaramak içinse üretim yapmak bu düzenin kaçınılmaz bir koşulu. Kapitalizmin anlamlılık sistemi böyle çalışıyor. Deli gibi üretmiyorsan hiç çöplüğüne atılıveriyorsun. Para kazanmak, makale yazmak, proje başlatmak, orda burda her yerde işe yaramak. Oysa ki işe yaramıyor olmakla 'meta' üretmemenin aynı kabul edilmesi içinde yaşadığımız tarihsel ve politik koşulların bir sonucu olarak eleştirilmeye muhtaç.

Öyle bir toplumsal düzende yaşıyoruz ki, ikili ilişkilerden, birey-toplum ilişkilerine değin her ilişkide sadece müşteri ve satıcı ilişkisi kurarak ilişkilenebiliyoruz toplumla. Bu aile üyelerinin birbiriyle iletişiminden, öğrenci-öğretmen ilişkisine, komşuluğa, arkadaşlığa, irili ufaklı her düzlemdeki ilişkiye sirayet ediyor. Böylece insani değer sistemi de yerini artık tamamen pazarlamacı değer sistemine bırakıyor.

Önemli olma baskısı hiçe sayılacak bir baskı değil. Modern insanın meşguliyeti ve gerçekten üretim yaptığı da yalan değil. Sorgulanması gereken zaten bu. Yani önemli olmama tekinsizliğinden kurtulmak için kişinin benliğini sürekli üretime dökme çabasının kendisinin meşru olup olmadığı. Çünkü modernite tam da böyle işliyor. Eski zamanlardaki gibi kurallara itaat et yoksa kellen vurulur demiyor, ama lafı dolandırıyor ve sonunda kurallarıma uymazsan hiç kimse olursun, önemli olamazsın diyerek bizi itaate zorunlu olarak gönüllü kılıyor. Bi an bile önemsiz hissetmek anında kaçılması gereken içsel bir karanlık. Kocaman bir kara delik önemsizlik. Hatta bu kellenizin kesilmesinden bile çok daha büyük bir tehdit. Bu yüzden liberal toplumlar, faşist veya sosyalist olanlardan çok daha disipline edici.

Tam da bu yücelme arzusuyla içine atlanan bu havuz, havuzun kendi sınırları ve konumu dolayısıyla sonsuz olan insanı, üretim ilişkileri bağlamında tanımlanmış beşeri bir önemlilik ve önemsizlik seviyesine hapsediyor. Önemin kapitalist ölçüm değerlerinden başka anlamları da var. "Network" kurmadan sevilen arkadaşların, üretime dökülmeden mesai harcanan düşüncelerin veya bazen öylece durmanın yarattığı hakikat çok daha gerçek. 

O yüzden çok yoğun olurken yapılan işlerin ne olduğuna bakıldığında, insanın itiraf edemediği bir uydurulmuşluğu deşmek gerekiyor. Hepimiz kendimize yalan söylüyoruz. Tüm yoğunlukları ve görevleri uydurduğumuz gibi, tüm benliğimizi ve tüm dünyayı da uydurup delice inanıyoruz. Bununla yüzleşmek zorunda kalmayalım diye her gün üzerine yeni yalanlar ekliyoruz. Bu elbetteki çalışmayalım anlamında değil ama arada sırada söylemsel olanın içine sıkıştırılmışlığımızın farkında olalım diye. 

Siyaset dediğimiz şey sadece mecliste bürokraside, Ankara'da olan bir şey değil. Hatta siyasetin bu görünen yüzü o kadar şekilsel ki gerçekten siyasi bile değil. Asıl siyaset gündelik hayatta. "Neler yapıyorsun bu aralar?" sorusunda mesela. "Bu aralar çok yoğunuz"un içinde. 


Bu yazıdan sonra şu da iyi gidiyor, okuyun sevgili okuyucular: 

http://ozanoyunbozan.blogspot.com.tr/2015/05/akademisyenler-ne-is-yapar-bir.html

4 Şubat 2016 Perşembe

Çizgi Filmlerdeki İyi ve Kötü Algısının Değişimi



Çizgi filmlerde çocukluğumuzdan itibaren iyi ve kötüyle ilgili aklımıza kazınan bazı algılar vardır. Bunların büyüdükçe yetişkin kişiliğimiz ve gündelik ilişkilerimiz üzerinde etkili olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. Çizgi film ve masallardan bize miras kalan iyilik ve kötülük algısının geçirdiği değişim bugün post modern dünyada nasıl bir etik anlayışına sahip olduğumuzun da ilk haberlerini veriyor.
 
Çizgi filmlerin beslendiği ilk ve en klasik literatür olan masallardan başlayacak olursak, klasik masallarda genelde iyi fakirler veya ezilenler vardır ama sonunda mutlaka en büyük güce sahip olurlar. Bu masalları alt sınıf halk mı uydurmuştur ilk başta bilmiyorum ama ilginç bir şekilde çocukluktan itibaren topluma yükselme azmi aşıladığımız kesin. Örneğin Cinderella hiç tanımadığı halde prensle evlenip ülkenin prensesi olma hevesi içindedir. Üstelik çok da masum görünür herkesin gözüne. Pamuk prenses bir kraliçenin “tek başına” iktidar hırsı yüzünden sürgüne giderken yine bir prens bekliyordur kurtarılmak ve ülkenin başına geçmek üzere. Asla bir köylü çocuğu ya da kendi halinde bir zanaatkar kurtaramıyor bu kızları nedense. Ülkenin başına geçince ne oluyorsa, herkes onu istiyor. Kurbağaya dönüşmüş olsanız bile hedefinizde bir prenses tarafından kurtarılmak yatıyor. Ve bu masalları dinlerken hepimiz de bir oh çekiyoruz içimizden. Yönetimin başına kimin geçmesi gerektiği hakkında ön bilgilerimiz oluyor masalın başından ve külkedisi de en az üvey kız kardeşleri kadar hırslı olsa da onlardan daha çok hak ediyor sarayda yaşamayı dinleyicinin gözünde. Asıl önemli olansa çocukluktan itibaren tüm bunlar bizim bakış açımızı etkiler.  

Salt kötü ve iyi karakterler aslında çocukların zihnini küçümseyen senaryolar. Warner Bros stüdyolarından çıkan hepimizin çok iyi bildiği Bugs Bunny, Tom ve Jerry gibi ekolojik çizgi filmler serisinde iyiler iyi kötüler kötüdür arası yoktur. Ve kötülerin yenilgisi komik olmanın ötesinde ilahi adalet yerini bulmuş gibi görünür. Yeni dönem çizgi filmlere kadar Disney için de aynı şeyler geçerliydi. Kıskanç ve iktidar hırsı içindeki çirkin karakterler aşırı güzel karakterlere bin bir tuzak kurar ve buna karşı hiç çaba sarf etmeyen iyi karakterler sırf iyiliği sayesinde her daim kötüyü yener. Manga ve anime dünyasında da durum bundan farklı değildir. Shoujolardaki (kızlara yönelik animeler) cadaloz kızlar ve Shounenlerdeki (erkek çocuklara yönelik animeler) canavar tipler kötülükten başka bir şey bilmezken, koca koca gözlü anime hatunlar herkese gülümser ve herkesin yardımına koşar. Tabi ki en yakışıklı erkek serinin sonunda mutlaka onların olur. Tam burada Miyazaki’ye değinmezsek olmaz. Miyazaki diğerlerinden farklı olarak senaryolarında kötünün içine girer ve izleyici de kötünün kötülük yapma sebeplerini anladıkça kötü karaktere acımaya başlar. Kötü acındıkça ve sebepleri anlaşıldıkça iyiye dönmeye başlar! Sonunda da karşılarına yeni bir kötü çıktığında eski kötü karakter ve ana karakter çoktan ona karşı birlikte mücadeleye başlamıştır. Miyazaki’nin Yürüyen Şato’sunda ki cadı kötülükleri eline yüzüne bulaştırdıkça zavallılaşıp psikanalitik bir sürece girer mesela. Eriyip hantallaştıkça gücünü kaybediyordur ama “iyi”ye doğru gidiyordur. Spirited Away’de de aynı şekilde herkesi yutup zehirleyen canavarın aslında acı çektiğini öğreniriz ve ana karakter ona yardım etmek için hareket etmeye başlar.   


Amerikan yapımı yeni filmlerde ise durum bambaşka. Artık orada yükselmek değil farklılık arayışı var. Bu yeni trende göre çiftlerimiz sonsuza dek mutlu yaşarken saraylar egemen iktidarlıklar falan gerekmiyor. Hatta tam tersine, aristokratik tiplemeler tek düze, sıkıcı ve komik duruyor. Yeni versiyon Kurbağa Prenses filmindeki gibi artık prenses kurbağayı öpünce kurbağa prens olacağına prenses kurbağa oluyor ve birlikte sineklerin tadına bakarak yeni dünyalar keşfediyorlar. Aynı şekilde Shrek’te de benzer bir senaryoyla karşılaşıyoruz. Prenses devi kurtaramayınca dev prensesi kendi çamur dolu evine götürüyor. Üstelik kız da yeşil bir deve dönüşüyor ve saray hayatının kurallarından kurtulunca daha bile özgür oluyorlar. Evet, diyeceğim o ki bugün dünya küçüldükçe orta çağdan kalma aristokrat zenginlik hayalleri yerini tamamen egzotik ve otantiğin büyüsüne bırakmış görünüyor. Devlerin ve kurbağaların hem anti-hijyenik hem de “ilginç” (tabiî ki birinci dünyaya göre ilginç) hali üçüncü dünya ülkelerine karşı bastırılmış oryantalizmin ikinci perdesi olarak karşımıza çıkıyor.  

Film Arası Dergisi 

3 Şubat 2016 Çarşamba

Gramscici Açıdan Karşı Hegemonya Denemesi Olarak Yerel Popüler Kültürün İmkanı



Türkiye’de halk arasında İslami gelenek hem baskın hem de çoğunluğun geleneği olarak kabul ediliyor. Belli ahlaki kuralları olan, kendine has bir bakış açısına sahip bu çoğunluğun sinemada temsili ise her zaman problemli. Popüler kültüre baktığımızda neyin çoğunluk, neyin azınlık olduğunu yeniden düşünüyoruz. Çünkü popüler kültür Türkiye cumhuriyetinde seküler bir alan olagelmiştir. 

Popülerin kabulü açısından seküler veya islamcı iki ayrı izleyici kitlesinden bahsedemiyoruz. İzleyici kitlesini Genel ve AB grubu olarak sınıfsal açıdan analiz etmek daha makbul. Belki de İlginç olan bu! Hayattaki bakış açısını Anadolu İslamının oluşturduğu bireyle akşamları televizyonu açtığında kanal tercihini popüler kanallardan yana yapan birey farklı kişiler değil. Peki nasıl oluyor da hâkim gelenek ve hâkim popüler kültür hem bu denli farklı olup hem de aynıanda aynı bireyde var olabiliyor?

Öncelikle şu analizi yapmak gerek: egemen güç eğer gerçekten “egemense”, yani bir egemenlik alanı yaratabilmişse zaten bu alanda açık bir muhalefetle karşılaşacak şekilde işlemiyor. Egemenliği elde etme süreci de zorla ve baskıyla elde edilmeye çalışılanın aksine tam da sizin kendi normlarınızı ve hayata bakışınızın kendisini şekillendirirken çoktan gerçekleşmiş oluyor ve siz de “an” içinde o durumu yaşıyorsunuz.  

Sinema konusunda da bu böyle. Belli kült filmlerin, tarzların, klasikleşmiş sahnelerin, bu sahneler üzerinden geliştirilerek ve değiştirilerek ulaşılan yeni akımların içine doğuyoruz ve her yeni izleyici ve üretici sıfırdan başlamak yerine bu tarihin üzerine bir şeyler ekliyor. Zaten istesek de öyle boş kâğıda yazar gibi sıfırdan başlamak imkânsız.

Burada hakkı teslim edilmesi gereken sosyolojik analizlerden biri cumhuriyet kurulduğundan beri devlet eliyle desteklenen sanatın bir hâkim kültür yaratmayı başarmış olmasıdır. Kemalist modernizm gündelik hayatlarımızda ve hayata ahlaki bakış açımızda dilediği modern bireyi yaratamamış olsa da özellikle sinema tiyatro gibi görsel sanatlar alanında “kabul gören egemen” olmayı başarmıştır. Azimle asla bu popüler kanalları izlemeyen belli bir dindar azınlık olsa da çoğunluk bu kültüre yenik düşmüş durumda. Zaten bu alanda mücadele vermenin yolu da kapıları kapatmaktan ve sadece popüler olana düşman olmaktan ziyade “kendi popülerini” üretebilmekten geçiyor bana göre. Yoksa vicdanen benimsememesi gereken sinema karakterlerini içten içe ya da en azından bir alışkanlık olarak benimseyen bireyin hali kendi içinde bir yabancılaşmaya dönüşüyor. Ne de olsa daha derinlerde tüm dinamiğini batılı kültürün oluşturduğu modernite ve geçmişteki köklerinden henüz kopmamış bulunan Müslümanlığın tarihsel çatışması yatıyor.  

Kendini yeterince ifade edememenin yanı sıra hep aynı şarkıyı söyleyen batılı modern kültürün üretim yeteneksizliği bugünlerde körpe bir alan olarak kendi sinemamızın alanını herkese fark ettirmiş bulunuyor. Gençler akın akın sinemada kendini geliştirme yolunda hali hazırda. Fakat sadece filmi çekenin dindar olması da bu açıdan yeterli değil. Aradığımız daha çok filmin bakış açısında, alt metinlerinde ve hikâyelerinde “başka” bir şey anlatabiliyor olması. Seküler bakış açılarından dindar karakterlerin anlatıldığı Vurun Kahpeye, Büşra, Takva gibi yapıtlar tersine işleyerek dindar bireyin sinemada doğru temsiliyetini iyice zora sokuyor.


Bir "kendi" sinemamızın varlığı, gerekli olup olmadığı tartışması yerli edebiyat, yerli düşünce tartışmalarının son halkası olarak ele alınabilir. Dünya ölçeğinde düşündüğümüzde zaten sinema modern bir sanat ve kökleri batıya doğrudan bağlı olduğu için de alanın içinden alternatif üretmek çoğu zaman yine alanın içinden çıkan Fransız sineması, İtalya sineması gibi alternatiflerden esinlenerek yapılıyor. Kendi sinemamızdan bahsedebilmek için yol sadece yeni bir dil oluşturmaktan değil, bir adım ötesine geçerek kendi hâkim popüler kültürünü oluşturmaktan, yani mahallesini taşralıktan, merkez konumuna taşımaktan geçiyor. Mevcut popüler veya alternatif tarzların üzerine yerel sos sıkılmış havası veren yapımlar değil, biçimsel ve sanatsal olarak da kendi tarzlarını ve klasiklerini üreterek evrensel olana eklemlenebilen yapımlar kalıcı olacaktır. 

Star/ Açık Görüş 
1.09.2010

Filmini Kapının Arkasından Yöneten Yönetmen



O günü hatırlamaya çalıştıkça acı bir gülümseme değiyor çehreme. Üç adım öteye gidemediği için oyuncuya sağa doğru, daha hızlı diye bağırırken pek de yönetmenlik havasına giremeyen bir kız canlanıyor gözümde. Ve hep işte ardından gelen aynı dalgınlık ve yazmak istemeyen bir çift el bugün beni bulan. Ne film çekmek ne yazı yazmak istiyorum… Ben yüz yaşındayım. Hafızam yüz yıllık kadar yorgun mesele başörtüsüyse. Bu yasağın inşa ettiği hafızam, ikna odalarında ağlatılana kadar karara zorlanan annem ve şapka kanunu yüzünden okula hiç gidemeyen ananem şimdi yirmi yaşında bıkkın bir hafıza benimki.

Bunları da aşıp kendime geldikten sonra sıkıntılı bir besmele çekiyorum yazıya başlamadan. Biraz daha sürecek bu durum.

Bismillah…

Bir dersimin final ödeviydi bu kısa film. O gün filmin en sona bıraktığım sahnesini çekeceğim: Başörtülü oyuncumun okula giriş sahnesi. Sahne okulun giriş kapısında çekilecek. Her detay düşünülmüş. Daha önce bir sürü senaryo değişikliği yapılmış. Elli tane senaryo içinde ellincisi seçilmiş ve o gün çekilecek. Elimde dersi veren hocadan karşılaşacağım zorluk için hazırlı olmak için rica ettiğim dilekçe. “Öğrencimin final ödevidir, kampüs içinde çekim yapması için kolaylık sağlamanızı rica ederim.” Yazılı dilekçede. İçimde bir korku. Üniversitenin kabuslara konu olmuş en önemli yeri bu güney giriş kapısıdır. Problem ilk buradan başlar. Burayı geçtik mi içimiz ferahlar. Siz yürürken bu kapı gitgide büyür siz küçülürken.

Ben de senaryo da bu şekilde olsun istemiştim. Lanet olsun bugün okula gitmeyeceğim, kaldıramayacağım der senaryodaki karakter Şeyda. Sonra okula gitmeye karar verir. Yenilmek mi? Tüm bıkkınlığına rağmen de olsa.. Asla!

Bu sahne kolay. Bu okulun dışında çekiliyor.

Senaryodaki kız okula girmeye karar verdi evet ama ben filmi çekmeye devam edecek gücü bulamıyorum kendimde. Kendi yazdığım senaryodaki karakterden güç almaya çalışıyorum. Bir an vaz geçesim geldi tekrar. Bu sahne olmadan da olur. Bir şekilde ayarlarım senaryoyu. Şeyda ve ben tekrar yaşadık bu kararsızlık anını. Sonra tekrar karar verdik yenilmemeye. Asla!

Üç kişilik küçük bir ekip de olsak güvenliğin çok dikkatini çektik. Onlar gelip uyarmadan biz gidiyoruz elimizdeki dilekçeyi gösterip rahatça filmi çekmeye devam etmek için. Derdimizi anlatmaya çalışıyoruz ama ilk söz tabiî ki “hayır” oluyor. Biraz daha laf, ders, ödev, izin, final, hoca, dilekçe… Dilekçeyi okuyor güvenliğin amiri. Dekanlıktan izin aldınız mı diyor? Hocam bu dilekçeyi yazarken gerek yok demişti. Gerek yok, bu okuldan aldığım dersin final ödevini yapmak için dekanlıktan izin mi alacağım? Gelen geçen çekim yapıyor Boğaziçi kapısında. Bize gelince bir dekanlık meselesi. İmkânsızlaştırma operasyonu. Sonra bir telefon trafiği başlıyor. Amir başka amiri arıyor. O güvenlik şefiyle konuşuyor. O başkasını arıyor. Tekrar telefon açılıyor. Pişkin bir sırıtma güvenliğin yüzünde. İşini çok iyi yapıyor. Okulun en büyük güvenlik sorunuyla uğraşıyor az mı…

Sonunda dekanlıkla da konuşuluyor. Bakıyorlar ki final ödevini yapmak isteyen bir öğrenciyi engellemek pek mümkün olmayacak, izin veriliyor. Ama o da bir şartla. Beş dakikada ne çekiyorsanız çekin. Ayrıca kapıdan içeri başörtülü giremezsiniz. Dışarıdan çekin. İçeride sadece şapkalı durabilirsiniz. Beş dakika sonra kapıyı kapatıyoruz ona göre.

Yazdığım senaryo biraz emekli bir çekim istiyor. Beş dakikada ne çekebiliriz ki.. Ayakları geri geri giden kızı yansıtmak için en az 4 açıyla çekim yapmamız gerekiyordu. Tabi ben bunları tamamen unuttum o anda. Güvenlik başımıza dikilmiş gözünü ayırmadan bakıyor. En ufak yanlışımızda hemen müdahale etmek için bekliyor. Biz de beş dakikada ne çekersek çekeceğiz. Senaryo biraz daha değişiyor. Okulda şapkalı olabilir kız ancak. Ama senaryoya göre bir sürü farklı giriş çekecektim.  Şapkalı, şapkasız, koşarak, yürüyerek. Oyuncum bütün sahneleri şapkalı oynamak zorunda. Bir anda senaryo gerçek oluyor. Güvenlik başka tarafa bakarken başörtülü içeri giriyor oyuncu. Benim her an yanında olup şöyle yap böyle yap demem lazım. Şapka takmadığım için kapının önünde durup bağırıyorum oyuncuya. Evet çok güzel. Geri dön bi tane daha alıcaz. 

Bi an buna dayanamayıp filmi kameramanla oyuncuya teslim ettim ve bu sahneyi onlar kendi kendine çekti. Yetenekli bir kameramanım olduğu için şanslıydım. Çünkü küçük ve cesur ekibimle sonunda filmi tamamlamayı başardım.