28 Şubat 2019 Perşembe

Otostop’un bazı evrensel ritüelleri


Otostop da her şey kadar evrensel. Aşağıdaki yazı otostop seyahatim sırasında aldığım notlardan oluştu. Benim gibi insan evlatlarının otostop çekerken yaşadığı evrensel ritüelimsi ve duygusal şeyler.   


1- Bilmediğin bir yerden bilmediğin başka bir yere giderken her çözümün hep aynı kasabaya çıkması.

Bir yerden bir yere ulaşmak için belli duraklar vardır. Soru sorduğunuz herkes aynı merkezden bahsetmeye başlar. Otobüsler oradan kalkıyor, otostop oradan çekiliyor, yollar orada birleşiyordur. Şuraya da oradan geçiliyordur, buraya da oradan geçiliyordur. Kime sorsanız hep aynı kasabanın adı. Sonuçta o hiç adını sanını duymadığınız küçük kasaba yarım saat içinde sizin kaderiniz, güneşiniz gibi hayatın tam ortasına yerleşir. Benim güzergahımda burası Antalya'nın Aksu ilçesiydi. Unutamayacağım kadar çok duydum bu lafı o gün. Kime ne sorsam hep bir Aksu’dan bahsediyordu. Tamam dedim hedef Aksu!

2- Adım adım bir mekanla aşırı ilişkilenme süreci.

Bir mekana ilk vardığınızda hangi merkez hangi yönde kaldı, burada insanların otostopa bakış açısı nasıl, bölgedeki trafiğin durumu, ortamın genel psikolojisi hakkında önce hiç bir fikriniz yoktur. Böylece yeni bir araç beklemeden önce o mekanı, yönü, güzergahı ve mekanın genel aurasını keşfetmeye başlarsınız. Nerede beklemek gerekir, kim hangi psikolojiyle ne yöne akmaktadır, dakikada kaç araba geçer, kim nerede yavaşlar, ara yollar nerede merkeze bağlanır vs keşfettikten sonra yarı mantıkla, yarı içinizden geldiği gibi bir nokta bulup parmağı kaldırıp başlarsınız beklemeye. Keşif sürecince mekanla ilgili neredeyse en ufak soru işareti kalmaz.  Mekandaki esnafla, ağaçla, bankla, güneşle oranın yerlisinden bile daha güçlü bir bağ kurabilirsiniz. Aşırı bir ilişkilenme olur aranızda, her ayrıntıya istemeseniz de vakıf olursunuz. O mekan aşırı sizin olur. Çünkü anlamaya sizden daha çok kimsenin ihtiyacı yoktur. Bu yüzden otostopta durup beklenen bu mekanlar asla unutulmaz.

3- Dev bir göze dönüşmek.

Beklerken kendi güzergahına göre konumlanmak için anlamaya çalışırken gözlem yapan otostopçu orada kocaman dev bir göze dönüşür. Beklerken aslında her şeyi farklı bir gözle gözetlemekte olduğunuzu farkedersiniz. Mekanı anladıkça, mekan sizin olur. Sizin oldukça, gözetlemeye hak kazanır gibi olursunuz. geleni, gideni tanır hale gelrisiniz. Ve bakarsınız etrafa. Etrafa baktıkça otostopla alakalı alakasız herkesi dikizleyen koca bir göze dönüşürsünüz. Sokağı, dışarıyı, kamusal alanı oluşturan öz de bu tecrübenin ta kendisi diye düşünürsünüz. Sokak evden farklıdır. Sokak gözetleme ve gözetlenme mekanıdır. Sauron'un gözüdür sokak. Evet bazen baya bekleniyor. Benim maksimum bekleme sürem dört saat. Ama bu işin normali mekana göre ortalama yarım saat diyebiliriz.

4- Mekanı anlayınca, mekanın aşırı bayması.

Mekana yabancılığınız gidip de her şeyi keşfettikten sonra hala parmak havada bekliyorsanız merak ve cehalet giderilmiş, heyecanlar durulmuş, ikinci aşamaya geçmişsinizdir. Bu aşamada yeni mekan sizi baymaya başlar. Merak ve araştırma aşaması ile bayma aşaması arasında bir süre yoktur. O mekanın cahili olma paniği bittiği an mekan sizi bayabilir. Arabaların oradan akış şekli bile zihninize kazınmıştır. Durmayanlara artık yavaş yavaş söylenmeye başlarsınız. Bekleme süresi uzadıkça aynı noktada başka otostopçularla tanışılır. Yağmur varsa birlikte ıslanırken kurduğunuz dostluklar dünyanın en gerçek dostluklarıdır. Neyse ki ben o gün çok beklemedim. Yağmur da yoktu. Mekanı anladım. Bekleme noktamı buldum. Mekandan sıkılmaya başladım derken beğenip güvenebileceğim bir araba durdu. Bindim.

5- Bindikten sonra başlayan tuhaflıklar ve bu tuhaflıklardan alınan haz.

Bindikten sonra da tekinsizlik, plansızlık ve zeminsizlik ama hepsiyle birlikte gelen o muhteşem özgürlük hissi bitmez. Bindiğiniz araçtan nerede ineceğiniz tam bir muamma olabilir. Şöför hadi atla demiş sizi arabasına almış, siz işte nereye kadar uyarsa oraya kadar geleyim demişsinizdir. Böylece hiç beklenmedik bir yerde araçtan inip tüm planları değiştirmek zorunda kalabilirsiniz. Yeni bir mekanı anlamak zorunda da kalabilirsiniz. Bu da seyyah birisi için büyük bir zevktir. Yolculuğu zorlaştırıyor gibi duran böyle durumlarda ummadığınız bahçeler, beklemediğiniz insanlar, ömrü hayatınızda duymadığınız kuş seslerine açık olun. Dünya koca bir yuvarlak ve siz o yuvarlakta öylece salınmaktasınız. Tadını çıkarın. O gün ben de çok alakasız bir yerde indim. Şöför bana yolu tarif etti. Anlamadım. Tamam dedim. İndim. Napıcam diye bi yöne yürümeye başladım. Sonra yolda yürürken eski dükkanların arasında yeşil bir bahçeden tek başına öten bir kuşun sesini duydum. O an anladım ki her şey o anda orada o kuşun şarkısı dinlemem için  mükemmel bir şekilde ayarlanmıştı. Yolu akışına bırakmaktaki mükemmel salınmayı ve tek tek her andaki mükemmel aidiyeti hissedebilmiştim. Aslında hayatımızın her anı mükemmeldi. Bi süre yürümedim. Otostop da çekmedim. Kuşu dinledim. Gözlerimi kapattım. Deli bu derseniz, eyvallah.

6- Otostopçu kimliği ve modern bireyin kimlik krizi meseleleri.

Otostop çekerken kıyafet meselesi önemli. Otostop başlı başına bir karşı duruş. İş, görev, bireysellik, zaman yönetimi ve kapitalizmin yani modern dünyanın dayattığı her şeyin tam tersi. Ve ne yazık ki o gün sırtımda backpackle yolları arşınlayan bir seyyah değil, toplantıdan çıkmış bir çalışandım. iş kıyafetiyle, takım elbise ve laptopla işten çıkıp otostop çektiğim için yardıma ihtiyacı olan masum kız rolünden başka bir rol yakışmıyordu bana bu sefer. Otostop ile kamp genelde bir arada gelir. Dolayısıyla otostopçunun sırtında backpack dediğimiz kocaman evi olur. İçinde çadırı, matı, eşyalarının olduğu boyu kadar bir çanta. Yanımda ne backpack ne çadır vardı. Baya kimlik karmaşası yaşadım. Bu kıyafetlerle içimdeki otostopçuyu ben de açıklamaya üşendim ve yeni rolümü benimsedim. Yolunu bulamayan kız olarak bu yolculuğu tamamladım o gün.

7-Başka bambaşka bir zaman teorisi.

Güneşin batışını Antalya kalesinden izleyeceğimi hesap etmiştim. Tüm planları buna göre yaptım. Ama otostop bu, planlar tutmuyor. Akşam üzeri güneş batarken ben herkesin bahsettiği şu Aksu'ya varabilmiştim. İşte bu bu adrenalindir arkadaşlar. Her şöförün arabayı sürme hızı, sizin yolda bekleme süreniz hepsi muamma, her şey muallak. Ve bazen gerçekten bir yerden bir yere gitmek çok uzun sürüyor. Bu uzunluğun da keyfini çıkarmak gerek. Ne de olsa otostop çekerken kapitalist sistemin dışına çıkmak, sistemi tersten işletmek, insanlık bir akarsuymuş gibi akarken, o suya kendinizi bırakmak, zamanı yönetmeye çalışmamak gibi hobileriniz olmalı. Sadece mekanda değil, zamanda da özgürleşmek mümkün.


8-Sokağı kuran şey: Bakmak, bakılmak.

Mekanı gözetleyen göz olduğunuz kadar bakış nesnesi de olacaksınız yolda kaçınılmaz olarak. Sadece arabasına sizi alacak kişi de değil bu üstelik, topluma karışıp evden dışarı çıktığınızdan beri bir sahnede olduğunuzu, yalnız olmadığınızı zaten biliyorsunuz. Bakılmak meselesi karışık. Hangisi taciz, hangisi merak, kim yardım etmek istiyor her zaman tam anlamıyorum ama otostopçuya ilgi var. O kesin. Yolda tanıştığım ve içtenlikle hayatını, seyahatlerini, dertlerini dinlediğim, yardım aldığım, arkadaş olduğum insanlarla arkadaşlığımız genelde şehirde de bitmedi. Sistemin dışında kurulan bu ilişkiler çok kıymetli. Bir de ilgi sevmeyen biri için “ilginçi” olma durumu var sevmediğim. Otostop çekiyor da olsanız, yol soran masum kız da olsanız bu oranın yerlisi olan biri için ilginç bir durum. Durduk yerde fikrini söyleyen insan, gereksiz meraklı bakkal, tam evden çıkarken kapıda yakalandığınız komşu teyze vs beni rahatsız eder. O yüzden mümkünse meraklı gözlerin olduğu şehir merkezlerinde değil, az ilerleyip otobanda otostop çeker pek çok kişi. Otobanda sizi anlayan daha çok yol meraklısı vardır. Bence çok mantıklı!


9- Yolun şaşırtıcı olması.

Binbir macerayla Aksu’ya vardığımda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Bu muydu herkesin Aksu dediği yer dedim! İnanılmaz tozlu, kokulu ve çirkin. Yol boyunca sanırım elliden fazla kez duymuş olabilirim Aksu'ya gideceksin diye. Gittiğimde Türkiye'nin en kötü kasabası burası dedim. Bu yetmiyormuş gibi bir de tüm yolları kazmışlardı ve çok büyük iş makineleri vardı. Üstelik inşaat makinaları o kadar devasaydı ki kasaba neredeyse karanlıkta kalmıştı. Antalya dendiğinde Aksu'nun hayalini kurmuyoruz bu yüzden. Kaş var, Kemer var, ne bileyim Olimpos var. Aksu'nun denize kıyısı da yoktu bu arada. En talihsiz yeri Türkiye'nin. Evet Aksu macerasının sonu böyle.


10- Otostopa ihanet meselesi

Siz bir otostop seyahati planlamışsınızdır ve ilkeleri bellidir. Araca para verilmeyecek. Çünkü araya para girdiği anda insani olan her şey, kapitalistleşiyor, yapmacıklaşıyor. Kapitalist olmayan bir ilişki kurmak ne demek? Bunu yapmadan bilemezsiniz. Kapitalizmin dışına çıktığınız anda dünya farklı bir yer oluyor. Bunu yapmadan gündelik hayatta ne kadar çok müşteri-satıcı ilişkisi kurduğumuzu tahmin edemezsiniz. Evet neredeyse toplumdaki bütün ilişkilerimiz müşteri ve satıcı olmak üzerine kurulu. Bir şehire adım attığınız an her şey para üzerine kurulu. Bu yüzden şehirlerden uzak duruyoruz. Otostopta ise her şey bunun tam tersi. Otostopta modern öncesi dönemde, kapitalist rasyonalizmin ve ücret ve hizmet gibi yapay sorumlulukların olmadığı bir dünyadasınız. Para diye bir şey yokmuş gibi davranacaksınız. Varsa da ölümüne paylaşacaksınız. Otostop beleşçilik değil. Bir felsefe. Evet sen de paylaşacaksın. Bazen bir an yoruluyorsunuz, bir dolmuş duruyor ve binip ücret ödeyip gideceğiniz yere gidiyorsunuz. O zaman içinizde bir vicdan azabı oluşuyor. Otostopa ihanet etmiş gibi hissediyorsunuz. Bitti. Hikaye yok. Anlatacak bir şey yok. Şöför selamınızı ya alıyor ya almıyor. İnsanlar parasını ödemiş oturmuş. Selam yok. Sohbet yok. Yardımlaşma, paylaşma hiç bir iletişim kırıntısı yok. Buz gibi bir his. Buz gibi.


11-Otoban rüzgarı gerçeği.

Otoban rüzgarı özgürlüğün meltemi gibi yüzünüze çarpar. Kampyon-tır geçtikse bir rüzgar çarpar yüzünüze gelip geçer. Bu özgürlüğün rüzgarıdır. Otobanda, sırtında backpackle bu rüzgarı yemenin, her hangi bir yönde her hangi bir araçla her hangi bir yere gidecek olmanın verdiği şey hazdır. Otoban boşluğuna çıktıktan sonra rüzgar aşktır.

12- Otostopçunun araç seçmesi.

Otostop deyince genelde akla en kötü ihtimaller geliyor. Sanki hemen kötü bir kamyon şöförüne denk gelecekmişsiniz gibi. Ya da otostopçu ilk duran araca binermiş gibi. Halbuki otostopta seçenekler sınırsızdır. Bazen üstüste on araç geri çevirdiğimiz olmuştur. Hem içindeki insanın enerjisi, hem de aracın kendisi kararınızı etkileyebilir. Eski bir arabayla yolculuk yapmak istemiyorsunuzdur mesela. Eski modellere parmak kaldırmazsınız daha baştan. Parmak kaldırdınız, bir araç durdu diyelim, daha durma anında o ilk enerjiden, ilk diyaloglardan, bakışlardan anlarsınız kararınızın ne olduğunu. Üstü açık spor arabalardan ambulansa kadar normalde binmediğim pek çok araca otostopla bindim.

13-Otostopçu ile diyalog

İlk diyalog güzergah üzerine yapılır pek tabiki. Amaç yol almak. Ne tarafa gidiliyor, rotalar nereye kadar uyuyor? Bu aşamada binmemeye karar verirseniz, teşekkürler ben başka bir yöne gidiyorum deyip göndermek iyi bir reddetme yöntemi. Binerseniz de kiminle nasıl bir muhabbet ortaya çıkacağı tamamen karşılaşan insanlardan çıkacak enerjiye bağlı. İnsan kadar seçenek var. Yerel bölge halkından bölge ile ilgili bilmediklerimi öğrenerek rota değiştirmişliğim çoktur. Otobüse atlayıp dümdüz gitmemenin güzelliği de bu. Yeni yerler öğrenerek gezmek. Ya da otostopla gezmeme çok şaşıran insanlara kendi hayatlarıyla ilgili başka hayaller kurdurmak büyük bir zevk benim için. Bir subayla uzun bir yolculuk yapmıştık mesela. Biz araçtan inerken subaylıktan istifa edip seyahate çıkmayı düşünüyordu abimiz.

O gün Antalya’da havalimanından Kurşunlu şelalesine, Şelaleden Lara’ya otostopla gezdim. Akşam otelime vardığımda sabahki çalışan kimliğimle karşılanıp odama geçtim. Her şeye ara verip, şehirden, işten, kapitalist ilişkilerden bir günlüğüne kaçıp kaçamak yapmıştım. Otantik kimliğimizi arayış yolunda mesai harcayan eski keşişler gibi hissediyordum. Mutluydum.

Nihayet Dergi - Ağustos 2018

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Doğa Gezileri - 1: ODTÜ Ormanı





Hep tez, hep makale bir yere kadar. Bugün içimden farklı bir şey yazmak geldi. Gezi Bloğu yazmak! Ve bugün ilk yaptığım geziden başlıyorum. İşinize yaramasını dilerim..


Ben doğa yürüyüşü yapmayı çok severim. Tutku gibi bir şey benim için. Bugün yürümek için eve yakın olan ormanlardan ODTÜ Ormanı'nı seçtim ve başladım yürümeye. ODTÜ'de ormanın çoğu Çam ağaçlarından oluşuyor ve yazın Ankara'da hava çok kuru olduğu için çatır çatır ve diken diken bir orman buluyorsunuz. Ben de adımlarımdan çıkan çatırtıları dinleye dinleye ormanda ilerledim. Çıktığım saat pek de yürüyüş saati değildi. Öğlen bir civarı, güneşin en tepede olduğu zaman. Sanırım hayvanların çoğu uyuyordu. Yine de ormanı bu kadar sessiz bulmayı beklemiyordum. Kuşlar bile sıcaktan mayışıp bir köşede uyumuştu sanırım. Kuş sesi bile yok denecek kadar azdı.

Doğaya çıktığımda şehir hayatından arınmam biraz zaman alıyor. Şehirde yaşayan biz zavallı insancıklar hep bir şeylerle meşgul olmaya, koşturmaya ve plan yapmaya alışkınız. Doğa ise aşk gibi, sadece arzu ve aylaklık vaadediyor. Sessizlik ve görevsizlikle karşılaşan beynim, bu durumların ikisine de alışık olmadığından genelde önce bir bocalıyor. O yüzden sessizliğe alışık değilseniz zihninize düşüncelerin iyice akın etmesine izin verin. İyice gelsinler sonra yapacak bir şey bulamayıp gidecekler merak etmeyin ;)

Benim de önce kafama görev listeleri geldi gitti. Topu topu bir saatim vardı bu yürüyüş için. Bir saat boşluk sonra yine şehir, görevler, planlar falan. Hayat devam edecek. Bir saat sonrasını planlamam gerekiyordu. Birkaç kişiyle mesajlaştım, sonra hemen telefondan kurtuldum. Yürümeye devam ettim. Kırgın olduğum insanları, diyalogları, yaptırıp doktora sonucu göstermediğimiz tahlili, kütüphaneden aldığım kitapları düşündüm. Gelmelerine izin verdikçe tek tek gittiler. İşte böyle düşüne düşüne ilerliyordum. Ağaçları, doğadaki sesleri hala duymaya başlamamıştım. Ne kadar yürüyeceğimi, kaç km gidip gelmeyi hedefleyeceğimi, adım sayısını falan düşünmeye başladı kafam bu sefer de. Neyse bunu da yapmayacağımı, yoksa o hedefle hızlı yürüyüp bütün keyfimi kaçırabileceğimi güzelce gülümseyerek geri bildirdim zihnime. Sakin ol zihin. 

Güzel bir gölge beğenip oturdum çatır çutur. Ormanda ilerlediğinizde bazen yollar kayboluyor ve sonsuza kadar gidiyormuş gibi görünen bir çam ormanı görüntünüz oluyor. Bu sonsuzluk hem tekinsiz hissettiriyor, hem de zihin açıcı sonsuza uzayan felsefi bir ormanda kaybolmak. Böylece yürürken yavaş yavaş ormanı duymaya başladım. Burada güzelce kendimi tam olduğum yere çeken kısa bir meditasyon yaptım. Bu alıştırmayı da paylaşayım siz de yapın. Hem düşünce akınına karşı, zihninize oynayacak bir oyuncak da veriyorsunuz, güzel oluyor. Meditasyon da değil de alıştırma gibi. Sizi ana çağırıyor. Önce etrafa bakıp gördüğünüz beş şey seçip söylüyorsunuz. Sonra duyduğunuz dört şey. Sonra dokunduğunuz üç şey. Sonra kokladığınız iki şey. Ve son olarak tattığınız bir şey. Bu alıştırmayı yaptığınızda hem kendinize hem de içinde bulunduğunuz mekana dair canlı bir hisse sahip oluyorsunuz. Şehirde kaybolan, kendine yabancılaşan varlığınızı yeniden capcanlı bulmak gibi. Bu yazıyı okurken ağzınızda nasıl bir tat var. Hemen bunu düşünmeyi deneyebilirsiniz. Gözlerinizi kapatıp ağzınızdaki tada odaklanın. Nasıl? Anında 'Şimdi ve Burada'ya geldiniz  mi? Diğerlerini de yapın, çok işe yarıyor.




 İşte bir orman sonsuzluğu. 

Yeşil dallar, mavi gökyüzü, kuru yapraklar, ağaç kabukları, bir kuş sesi, bir böcek, rüzgar, oksijen, üstüne oturduğum diken gibi çam iğneleri, son içtiğim suyun tadı. Ormanı dinlerken belli belirsiz bir ambulans sesi de duydum. ODTÜ hem şehrin içinde hem de dışında gibi. Dışarıda kalan o belli belirsiz "şehir" iyi hissettirdi. Sessizlik daha büyüktü. Hafif esen rüzgarın dallara değdiğinde çıkardığı minicik sesi duyabiliyordum mesela.

Bir doğa yürüyüşünden beklediğim başka bir güzellik de ortamın kendiliğinden gelişmişliği. Yani ne kadar yaban o kadar iyi. Mesela bu orman yapılmış, ağaçlar sıra sıra dikilmiş, o bilinç hemen belli oluyor. Tek tip, asker gibi dizilmiş bir çam ormanını gezmenin pek de keyfi yok bir gezgin için. Neyse ki koskoca ormanla pek de ilgilenememişler, nasıl yetişsinler. Bir Altınpark ya da Dikmen Vadisi gibi bakımlı ve makyajlı değil. Aralarda az da olsa başka türler de oluşabilmiş. Bir yerden bir şeyler fışkırmış, arkasından başka bir şey açmış, yabani hayvanlara açık. Az da olsa biyolojik çeşitliliğe dair ipuçları var.  Her an tilki, kaplumbağa ya da değişik bir kuşla karşılaşır mıyım diye korku ile ümit arasında bekleyebiliyorsunuz. Ki ben bugün birine rast geldim. Az sonra anlatacağım!

Doğa içinizdeki neyse size onu sunan engin bir alandır. Bir doğa gezisini sadece salyangoz kabukları ya da farklı yaprak çeşitleri toplayarak geçirebilirsiniz, bu arada farklı kuş sesleri hiç dikkatinizi çekmeyebilir. Tatlar, kokular, şekiller, dokular hepsi farklı farklı insanlara hitap ediyor olabilir. Yani bilimsel bir araştırma için veya ticari kaygılarla yola çıkmadıysanız amaç zaten doğaya hakim olmak değil, orada kendi içinden geleni takip etmek. Bu yüzden yürüme hızını hesaplamak ya da katedilecek kilometrelere dair hedefler koymak bu ruhu takip etmenize engel oluyor. Şehir temasından ve görev yüklü zihinden arınmak çocuksu bir ruh ortaya çıkarıyor. Merak edince duran, yürümeyi bırakıp aa o ne diye düz yoldan sapan, hevesi geçince yürüyüp giden, çok da hedeflere planlara falan takılmayan bir şey bu çocuksu ruh. O zaman ormanın akışına kaptırabiliyorsunuz.

Ben de bugün muhteşem renkli bir çiçek gördüm. Tek başına kurumuş çam iğnelerinin ortasında duruyordu. Ona bakmak için eğildim, eğilince yerde beyaz bir salyangoz kabuğu gördüm. Sonra bir tane de benekli, bir tane spiral, bir küçük, bir büyük derken kendimi kabuk toplarken buldum. Kendilerine iyice hayranlığımı belirtip, bol bol toplama hevesimi de alınca kalktım. Ne kadar oyalandım bilmiyorum. Hazine toplama kutumu, defterimi, suyumu geri çantama koyup, yeniden yürümeye başladım. Bu sefer de garip ve yüksekçe bir ses duydum. Korkmuş ama sesi kısılmış bir kurbağaya benziyordu. Yoldan sapsam yabani bir hayvanla karşılaşır mıyım diye düşündüm. Sonra yardıma ihtiyacı olan bu sese dayanamadım ve o yöne yürümeye karar verdim. Yaklaştıkça kuş sesi olduğunu anladım. Yine de değişik bir kuş sesiydi. Karga desem karga değil, güvercin desem güvercin değil. "Kuş kuuş" diye seslendim. Yok. "Kuş kuuş noldu sana? Nerdesin?" dedim. Birden çıkıverdi. Kırmızı kanatlı değişik koca bir kuş. Saksağandan biraz büyük, işte o boylarda. Yavaşça süzülüp başka bir dala kondu. Süzülmesi hayranlık uyandırıcıydı. Bu anlar doğada yaşadığınız en büyülü anlar. Kendinizi bıraktığınızda karşınıza çıkan hediyeler gibi. O daldan dala uçarken yavaşça takip ettim. Sonra kayboldu. Keşke biraz daha seyredebilseydim. Ne olduğunu da anlayamadım. İşte kuş bilgim bu kadar. Belki bilen arkadaşlar yazıyı okursa dönüş yapar. Ben de size yazarım. Şimdilik kendisine gizemli kuş adını veriyorum.

Gizemli kuş yolundan dönerken de ağaç kabukları beni cezbetti. Biraz da kabuk topladım. Onları hikaye kartları gibi kullanmayı düşünüyorum. Her biri kahve falı gibi, ya da bulutlardan fil bulmak gibi şekil şekil. Ve yerlerde hazine gibi dopdolulardı. Canlı olanları koparmak yerine; ölü, kopmuş ve kurumuş olanları hazine olarak toplamayı Doğa Evi'nden öğrendim. Bunu uyguluyorum, çünkü bu zevk alırken zarar vermemeyi, oradaki yaşama saygını sunmayı mümkün kılıyor.



Bu da ben. Sümeyye. Ve gezerkenki mutluluğum. 


İşte bugünkü gezim böyle geçti. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!  

9 Kasım 2016 Çarşamba

"bir şeyler" üzerine...



"Neler yapıyorsun bu aralar" sorusu kadar tekinsiz ve ürkütücü bir soru yok. Sorunun cevabına göre o an vasıfsız elemana dönüştürecek ya da dönüştürmeyecek çünkü toplum seni. Konumsuzlaştıracak. Kavramsal düzlemde bir yere yerleştiremeyince de anlamsızlaştıracak. Neler yaptığımızı gururla sıralamadan önce "bir şey"ler yapıyor olma zorunluluğumuz üzerine biraz düşünmek gerekiyor oysa ki. Ben bu yazıda bunu yapmayı deneyeceğim.. 

Bu soru bana da soruluyor. Ben de sorarken buluyorum kendimi. Sonra kızıyorum. Gündelik hayatta hepimiz birbirimizin küçük yargıçları olarak hareket ediyoruz, bir şeylere göre yargılıyoruz. Tarih, ekonomi, kültür ve toplum içindeki bağlamları bunu gerektiriyor çünkü.

Neler yapıyorsun, çok yoğunsun tabi, ben de çok yoğunum, herkes çok yoğun, hepimiz yoğunuz. Gündelik hayatın sosyal kalıpları içinde saygın olmak, bizzat yoğun olmayı gerektiriyor. Herkes ne kadar yoğun olduğunu kanıtlamak için çırpınıp duruyor. Böylece  bunu pek de sorgulamadan sadece kabul edilebilir bir benlik ve kimlik inşa etmek adına ne kadar yoğun olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz. Hiç bir şeye şöyle ağız tadıyla ayıracak vaktimizin olmaması mevcut toplumsal düzenin de dayattığı bir şey elbette. Ama asıl olan, vakit bolluğundan duyulacak bir utanca karşı, vakitsizliğin bireye kazandırdığı sınırlı karizmaya sığınmak. Bu yüzden sosyolojinin asıl dayattığı vaktimizi kaplayan işlere yetişebilme baskısı değil, vakitsizlik statüsünü kaybetme endişesiyle bireyde imaj yaratmaya yönelik baskı oluşturması.

Benlik inşasında imajlar ve geri bildirimlerden oluşan bu ilişkiler ağı yüzeyde duran ilk basamaksa, daha derinde duran ikinci basamak saygın bir "bu aralar çok yoğunluk imajı" nın anlamlı olabilmesi için bu yoğunluğu somut bir üretime dönüştürmek. Çünkü saygın olmak için bir işe yaramak, bir işe yaramak içinse üretim yapmak bu düzenin kaçınılmaz bir koşulu. Kapitalizmin anlamlılık sistemi böyle çalışıyor. Deli gibi üretmiyorsan hiç çöplüğüne atılıveriyorsun. Para kazanmak, makale yazmak, proje başlatmak, orda burda her yerde işe yaramak. Oysa ki işe yaramıyor olmakla 'meta' üretmemenin aynı kabul edilmesi içinde yaşadığımız tarihsel ve politik koşulların bir sonucu olarak eleştirilmeye muhtaç.

Öyle bir toplumsal düzende yaşıyoruz ki, ikili ilişkilerden, birey-toplum ilişkilerine değin her ilişkide sadece müşteri ve satıcı ilişkisi kurarak ilişkilenebiliyoruz toplumla. Bu aile üyelerinin birbiriyle iletişiminden, öğrenci-öğretmen ilişkisine, komşuluğa, arkadaşlığa, irili ufaklı her düzlemdeki ilişkiye sirayet ediyor. Böylece insani değer sistemi de yerini artık tamamen pazarlamacı değer sistemine bırakıyor.

Önemli olma baskısı hiçe sayılacak bir baskı değil. Modern insanın meşguliyeti ve gerçekten üretim yaptığı da yalan değil. Sorgulanması gereken zaten bu. Yani önemli olmama tekinsizliğinden kurtulmak için kişinin benliğini sürekli üretime dökme çabasının kendisinin meşru olup olmadığı. Çünkü modernite tam da böyle işliyor. Eski zamanlardaki gibi kurallara itaat et yoksa kellen vurulur demiyor, ama lafı dolandırıyor ve sonunda kurallarıma uymazsan hiç kimse olursun, önemli olamazsın diyerek bizi itaate zorunlu olarak gönüllü kılıyor. Bi an bile önemsiz hissetmek anında kaçılması gereken içsel bir karanlık. Kocaman bir kara delik önemsizlik. Hatta bu kellenizin kesilmesinden bile çok daha büyük bir tehdit. Bu yüzden liberal toplumlar, faşist veya sosyalist olanlardan çok daha disipline edici.

Tam da bu yücelme arzusuyla içine atlanan bu havuz, havuzun kendi sınırları ve konumu dolayısıyla sonsuz olan insanı, üretim ilişkileri bağlamında tanımlanmış beşeri bir önemlilik ve önemsizlik seviyesine hapsediyor. Önemin kapitalist ölçüm değerlerinden başka anlamları da var. "Network" kurmadan sevilen arkadaşların, üretime dökülmeden mesai harcanan düşüncelerin veya bazen öylece durmanın yarattığı hakikat çok daha gerçek. 

O yüzden çok yoğun olurken yapılan işlerin ne olduğuna bakıldığında, insanın itiraf edemediği bir uydurulmuşluğu deşmek gerekiyor. Hepimiz kendimize yalan söylüyoruz. Tüm yoğunlukları ve görevleri uydurduğumuz gibi, tüm benliğimizi ve tüm dünyayı da uydurup delice inanıyoruz. Bununla yüzleşmek zorunda kalmayalım diye her gün üzerine yeni yalanlar ekliyoruz. Bu elbetteki çalışmayalım anlamında değil ama arada sırada söylemsel olanın içine sıkıştırılmışlığımızın farkında olalım diye. 

Siyaset dediğimiz şey sadece mecliste bürokraside, Ankara'da olan bir şey değil. Hatta siyasetin bu görünen yüzü o kadar şekilsel ki gerçekten siyasi bile değil. Asıl siyaset gündelik hayatta. "Neler yapıyorsun bu aralar?" sorusunda mesela. "Bu aralar çok yoğunuz"un içinde. 


Bu yazıdan sonra şu da iyi gidiyor, okuyun sevgili okuyucular: 

http://ozanoyunbozan.blogspot.com.tr/2015/05/akademisyenler-ne-is-yapar-bir.html

4 Şubat 2016 Perşembe

Çizgi Filmlerdeki İyi ve Kötü Algısının Değişimi



Çizgi filmlerde çocukluğumuzdan itibaren iyi ve kötüyle ilgili aklımıza kazınan bazı algılar vardır. Bunların büyüdükçe yetişkin kişiliğimiz ve gündelik ilişkilerimiz üzerinde etkili olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. Çizgi film ve masallardan bize miras kalan iyilik ve kötülük algısının geçirdiği değişim bugün post modern dünyada nasıl bir etik anlayışına sahip olduğumuzun da ilk haberlerini veriyor.
 
Çizgi filmlerin beslendiği ilk ve en klasik literatür olan masallardan başlayacak olursak, klasik masallarda genelde iyi fakirler veya ezilenler vardır ama sonunda mutlaka en büyük güce sahip olurlar. Bu masalları alt sınıf halk mı uydurmuştur ilk başta bilmiyorum ama ilginç bir şekilde çocukluktan itibaren topluma yükselme azmi aşıladığımız kesin. Örneğin Cinderella hiç tanımadığı halde prensle evlenip ülkenin prensesi olma hevesi içindedir. Üstelik çok da masum görünür herkesin gözüne. Pamuk prenses bir kraliçenin “tek başına” iktidar hırsı yüzünden sürgüne giderken yine bir prens bekliyordur kurtarılmak ve ülkenin başına geçmek üzere. Asla bir köylü çocuğu ya da kendi halinde bir zanaatkar kurtaramıyor bu kızları nedense. Ülkenin başına geçince ne oluyorsa, herkes onu istiyor. Kurbağaya dönüşmüş olsanız bile hedefinizde bir prenses tarafından kurtarılmak yatıyor. Ve bu masalları dinlerken hepimiz de bir oh çekiyoruz içimizden. Yönetimin başına kimin geçmesi gerektiği hakkında ön bilgilerimiz oluyor masalın başından ve külkedisi de en az üvey kız kardeşleri kadar hırslı olsa da onlardan daha çok hak ediyor sarayda yaşamayı dinleyicinin gözünde. Asıl önemli olansa çocukluktan itibaren tüm bunlar bizim bakış açımızı etkiler.  

Salt kötü ve iyi karakterler aslında çocukların zihnini küçümseyen senaryolar. Warner Bros stüdyolarından çıkan hepimizin çok iyi bildiği Bugs Bunny, Tom ve Jerry gibi ekolojik çizgi filmler serisinde iyiler iyi kötüler kötüdür arası yoktur. Ve kötülerin yenilgisi komik olmanın ötesinde ilahi adalet yerini bulmuş gibi görünür. Yeni dönem çizgi filmlere kadar Disney için de aynı şeyler geçerliydi. Kıskanç ve iktidar hırsı içindeki çirkin karakterler aşırı güzel karakterlere bin bir tuzak kurar ve buna karşı hiç çaba sarf etmeyen iyi karakterler sırf iyiliği sayesinde her daim kötüyü yener. Manga ve anime dünyasında da durum bundan farklı değildir. Shoujolardaki (kızlara yönelik animeler) cadaloz kızlar ve Shounenlerdeki (erkek çocuklara yönelik animeler) canavar tipler kötülükten başka bir şey bilmezken, koca koca gözlü anime hatunlar herkese gülümser ve herkesin yardımına koşar. Tabi ki en yakışıklı erkek serinin sonunda mutlaka onların olur. Tam burada Miyazaki’ye değinmezsek olmaz. Miyazaki diğerlerinden farklı olarak senaryolarında kötünün içine girer ve izleyici de kötünün kötülük yapma sebeplerini anladıkça kötü karaktere acımaya başlar. Kötü acındıkça ve sebepleri anlaşıldıkça iyiye dönmeye başlar! Sonunda da karşılarına yeni bir kötü çıktığında eski kötü karakter ve ana karakter çoktan ona karşı birlikte mücadeleye başlamıştır. Miyazaki’nin Yürüyen Şato’sunda ki cadı kötülükleri eline yüzüne bulaştırdıkça zavallılaşıp psikanalitik bir sürece girer mesela. Eriyip hantallaştıkça gücünü kaybediyordur ama “iyi”ye doğru gidiyordur. Spirited Away’de de aynı şekilde herkesi yutup zehirleyen canavarın aslında acı çektiğini öğreniriz ve ana karakter ona yardım etmek için hareket etmeye başlar.   


Amerikan yapımı yeni filmlerde ise durum bambaşka. Artık orada yükselmek değil farklılık arayışı var. Bu yeni trende göre çiftlerimiz sonsuza dek mutlu yaşarken saraylar egemen iktidarlıklar falan gerekmiyor. Hatta tam tersine, aristokratik tiplemeler tek düze, sıkıcı ve komik duruyor. Yeni versiyon Kurbağa Prenses filmindeki gibi artık prenses kurbağayı öpünce kurbağa prens olacağına prenses kurbağa oluyor ve birlikte sineklerin tadına bakarak yeni dünyalar keşfediyorlar. Aynı şekilde Shrek’te de benzer bir senaryoyla karşılaşıyoruz. Prenses devi kurtaramayınca dev prensesi kendi çamur dolu evine götürüyor. Üstelik kız da yeşil bir deve dönüşüyor ve saray hayatının kurallarından kurtulunca daha bile özgür oluyorlar. Evet, diyeceğim o ki bugün dünya küçüldükçe orta çağdan kalma aristokrat zenginlik hayalleri yerini tamamen egzotik ve otantiğin büyüsüne bırakmış görünüyor. Devlerin ve kurbağaların hem anti-hijyenik hem de “ilginç” (tabiî ki birinci dünyaya göre ilginç) hali üçüncü dünya ülkelerine karşı bastırılmış oryantalizmin ikinci perdesi olarak karşımıza çıkıyor.  

Film Arası Dergisi 

3 Şubat 2016 Çarşamba

Gramscici Açıdan Karşı Hegemonya Denemesi Olarak Yerel Popüler Kültürün İmkanı



Türkiye’de halk arasında İslami gelenek hem baskın hem de çoğunluğun geleneği olarak kabul ediliyor. Belli ahlaki kuralları olan, kendine has bir bakış açısına sahip bu çoğunluğun sinemada temsili ise her zaman problemli. Popüler kültüre baktığımızda neyin çoğunluk, neyin azınlık olduğunu yeniden düşünüyoruz. Çünkü popüler kültür Türkiye cumhuriyetinde seküler bir alan olagelmiştir. 

Popülerin kabulü açısından seküler veya islamcı iki ayrı izleyici kitlesinden bahsedemiyoruz. İzleyici kitlesini Genel ve AB grubu olarak sınıfsal açıdan analiz etmek daha makbul. Belki de İlginç olan bu! Hayattaki bakış açısını Anadolu İslamının oluşturduğu bireyle akşamları televizyonu açtığında kanal tercihini popüler kanallardan yana yapan birey farklı kişiler değil. Peki nasıl oluyor da hâkim gelenek ve hâkim popüler kültür hem bu denli farklı olup hem de aynıanda aynı bireyde var olabiliyor?

Öncelikle şu analizi yapmak gerek: egemen güç eğer gerçekten “egemense”, yani bir egemenlik alanı yaratabilmişse zaten bu alanda açık bir muhalefetle karşılaşacak şekilde işlemiyor. Egemenliği elde etme süreci de zorla ve baskıyla elde edilmeye çalışılanın aksine tam da sizin kendi normlarınızı ve hayata bakışınızın kendisini şekillendirirken çoktan gerçekleşmiş oluyor ve siz de “an” içinde o durumu yaşıyorsunuz.  

Sinema konusunda da bu böyle. Belli kült filmlerin, tarzların, klasikleşmiş sahnelerin, bu sahneler üzerinden geliştirilerek ve değiştirilerek ulaşılan yeni akımların içine doğuyoruz ve her yeni izleyici ve üretici sıfırdan başlamak yerine bu tarihin üzerine bir şeyler ekliyor. Zaten istesek de öyle boş kâğıda yazar gibi sıfırdan başlamak imkânsız.

Burada hakkı teslim edilmesi gereken sosyolojik analizlerden biri cumhuriyet kurulduğundan beri devlet eliyle desteklenen sanatın bir hâkim kültür yaratmayı başarmış olmasıdır. Kemalist modernizm gündelik hayatlarımızda ve hayata ahlaki bakış açımızda dilediği modern bireyi yaratamamış olsa da özellikle sinema tiyatro gibi görsel sanatlar alanında “kabul gören egemen” olmayı başarmıştır. Azimle asla bu popüler kanalları izlemeyen belli bir dindar azınlık olsa da çoğunluk bu kültüre yenik düşmüş durumda. Zaten bu alanda mücadele vermenin yolu da kapıları kapatmaktan ve sadece popüler olana düşman olmaktan ziyade “kendi popülerini” üretebilmekten geçiyor bana göre. Yoksa vicdanen benimsememesi gereken sinema karakterlerini içten içe ya da en azından bir alışkanlık olarak benimseyen bireyin hali kendi içinde bir yabancılaşmaya dönüşüyor. Ne de olsa daha derinlerde tüm dinamiğini batılı kültürün oluşturduğu modernite ve geçmişteki köklerinden henüz kopmamış bulunan Müslümanlığın tarihsel çatışması yatıyor.  

Kendini yeterince ifade edememenin yanı sıra hep aynı şarkıyı söyleyen batılı modern kültürün üretim yeteneksizliği bugünlerde körpe bir alan olarak kendi sinemamızın alanını herkese fark ettirmiş bulunuyor. Gençler akın akın sinemada kendini geliştirme yolunda hali hazırda. Fakat sadece filmi çekenin dindar olması da bu açıdan yeterli değil. Aradığımız daha çok filmin bakış açısında, alt metinlerinde ve hikâyelerinde “başka” bir şey anlatabiliyor olması. Seküler bakış açılarından dindar karakterlerin anlatıldığı Vurun Kahpeye, Büşra, Takva gibi yapıtlar tersine işleyerek dindar bireyin sinemada doğru temsiliyetini iyice zora sokuyor.


Bir "kendi" sinemamızın varlığı, gerekli olup olmadığı tartışması yerli edebiyat, yerli düşünce tartışmalarının son halkası olarak ele alınabilir. Dünya ölçeğinde düşündüğümüzde zaten sinema modern bir sanat ve kökleri batıya doğrudan bağlı olduğu için de alanın içinden alternatif üretmek çoğu zaman yine alanın içinden çıkan Fransız sineması, İtalya sineması gibi alternatiflerden esinlenerek yapılıyor. Kendi sinemamızdan bahsedebilmek için yol sadece yeni bir dil oluşturmaktan değil, bir adım ötesine geçerek kendi hâkim popüler kültürünü oluşturmaktan, yani mahallesini taşralıktan, merkez konumuna taşımaktan geçiyor. Mevcut popüler veya alternatif tarzların üzerine yerel sos sıkılmış havası veren yapımlar değil, biçimsel ve sanatsal olarak da kendi tarzlarını ve klasiklerini üreterek evrensel olana eklemlenebilen yapımlar kalıcı olacaktır. 

Star/ Açık Görüş 
1.09.2010

Filmini Kapının Arkasından Yöneten Yönetmen



O günü hatırlamaya çalıştıkça acı bir gülümseme değiyor çehreme. Üç adım öteye gidemediği için oyuncuya sağa doğru, daha hızlı diye bağırırken pek de yönetmenlik havasına giremeyen bir kız canlanıyor gözümde. Ve hep işte ardından gelen aynı dalgınlık ve yazmak istemeyen bir çift el bugün beni bulan. Ne film çekmek ne yazı yazmak istiyorum… Ben yüz yaşındayım. Hafızam yüz yıllık kadar yorgun mesele başörtüsüyse. Bu yasağın inşa ettiği hafızam, ikna odalarında ağlatılana kadar karara zorlanan annem ve şapka kanunu yüzünden okula hiç gidemeyen ananem şimdi yirmi yaşında bıkkın bir hafıza benimki.

Bunları da aşıp kendime geldikten sonra sıkıntılı bir besmele çekiyorum yazıya başlamadan. Biraz daha sürecek bu durum.

Bismillah…

Bir dersimin final ödeviydi bu kısa film. O gün filmin en sona bıraktığım sahnesini çekeceğim: Başörtülü oyuncumun okula giriş sahnesi. Sahne okulun giriş kapısında çekilecek. Her detay düşünülmüş. Daha önce bir sürü senaryo değişikliği yapılmış. Elli tane senaryo içinde ellincisi seçilmiş ve o gün çekilecek. Elimde dersi veren hocadan karşılaşacağım zorluk için hazırlı olmak için rica ettiğim dilekçe. “Öğrencimin final ödevidir, kampüs içinde çekim yapması için kolaylık sağlamanızı rica ederim.” Yazılı dilekçede. İçimde bir korku. Üniversitenin kabuslara konu olmuş en önemli yeri bu güney giriş kapısıdır. Problem ilk buradan başlar. Burayı geçtik mi içimiz ferahlar. Siz yürürken bu kapı gitgide büyür siz küçülürken.

Ben de senaryo da bu şekilde olsun istemiştim. Lanet olsun bugün okula gitmeyeceğim, kaldıramayacağım der senaryodaki karakter Şeyda. Sonra okula gitmeye karar verir. Yenilmek mi? Tüm bıkkınlığına rağmen de olsa.. Asla!

Bu sahne kolay. Bu okulun dışında çekiliyor.

Senaryodaki kız okula girmeye karar verdi evet ama ben filmi çekmeye devam edecek gücü bulamıyorum kendimde. Kendi yazdığım senaryodaki karakterden güç almaya çalışıyorum. Bir an vaz geçesim geldi tekrar. Bu sahne olmadan da olur. Bir şekilde ayarlarım senaryoyu. Şeyda ve ben tekrar yaşadık bu kararsızlık anını. Sonra tekrar karar verdik yenilmemeye. Asla!

Üç kişilik küçük bir ekip de olsak güvenliğin çok dikkatini çektik. Onlar gelip uyarmadan biz gidiyoruz elimizdeki dilekçeyi gösterip rahatça filmi çekmeye devam etmek için. Derdimizi anlatmaya çalışıyoruz ama ilk söz tabiî ki “hayır” oluyor. Biraz daha laf, ders, ödev, izin, final, hoca, dilekçe… Dilekçeyi okuyor güvenliğin amiri. Dekanlıktan izin aldınız mı diyor? Hocam bu dilekçeyi yazarken gerek yok demişti. Gerek yok, bu okuldan aldığım dersin final ödevini yapmak için dekanlıktan izin mi alacağım? Gelen geçen çekim yapıyor Boğaziçi kapısında. Bize gelince bir dekanlık meselesi. İmkânsızlaştırma operasyonu. Sonra bir telefon trafiği başlıyor. Amir başka amiri arıyor. O güvenlik şefiyle konuşuyor. O başkasını arıyor. Tekrar telefon açılıyor. Pişkin bir sırıtma güvenliğin yüzünde. İşini çok iyi yapıyor. Okulun en büyük güvenlik sorunuyla uğraşıyor az mı…

Sonunda dekanlıkla da konuşuluyor. Bakıyorlar ki final ödevini yapmak isteyen bir öğrenciyi engellemek pek mümkün olmayacak, izin veriliyor. Ama o da bir şartla. Beş dakikada ne çekiyorsanız çekin. Ayrıca kapıdan içeri başörtülü giremezsiniz. Dışarıdan çekin. İçeride sadece şapkalı durabilirsiniz. Beş dakika sonra kapıyı kapatıyoruz ona göre.

Yazdığım senaryo biraz emekli bir çekim istiyor. Beş dakikada ne çekebiliriz ki.. Ayakları geri geri giden kızı yansıtmak için en az 4 açıyla çekim yapmamız gerekiyordu. Tabi ben bunları tamamen unuttum o anda. Güvenlik başımıza dikilmiş gözünü ayırmadan bakıyor. En ufak yanlışımızda hemen müdahale etmek için bekliyor. Biz de beş dakikada ne çekersek çekeceğiz. Senaryo biraz daha değişiyor. Okulda şapkalı olabilir kız ancak. Ama senaryoya göre bir sürü farklı giriş çekecektim.  Şapkalı, şapkasız, koşarak, yürüyerek. Oyuncum bütün sahneleri şapkalı oynamak zorunda. Bir anda senaryo gerçek oluyor. Güvenlik başka tarafa bakarken başörtülü içeri giriyor oyuncu. Benim her an yanında olup şöyle yap böyle yap demem lazım. Şapka takmadığım için kapının önünde durup bağırıyorum oyuncuya. Evet çok güzel. Geri dön bi tane daha alıcaz. 

Bi an buna dayanamayıp filmi kameramanla oyuncuya teslim ettim ve bu sahneyi onlar kendi kendine çekti. Yetenekli bir kameramanım olduğu için şanslıydım. Çünkü küçük ve cesur ekibimle sonunda filmi tamamlamayı başardım.



Kolektif Bir Feminist Belgesel Deneyimi Üzerinden Sinema Etiğine Yeniden Bakmak [1]

Sümeyye Kavuncu, Senem Kara / Mart 2009

Bu yazının konusu, BÜKAK’ta Boğaziçi Üniversitesi’ndeki başörtüsü yasağının tarihsel süreci ile ilgili çektiğimiz belgeselin üretim öncesi (pre-production) aşamasıyla ilgilidir. Bu alanda yaptığımız tartışmalar birkaç bölümden oluşuyor. Öncelikle on iki kadının başörtüsü yasağına dair bir belgesel çekmeye karar vermeleriyle oluşan kolektif çalışmanın örgütlenmesinin ne anlama geldiğini ve bu birliktelikte yaşanan tecrübeleri analiz etmeye çalışacağız. İkinci olarak, kendi tecrübemiz üzerinden “kamunun bilme hakkı” ile “bireysel mahremiyet hakkı” çelişkisinin bir analizini yapacağız. Bu bölümlerde süreçte ortaya çıkan güç ilişkileri ve kameranın kullanımına dair yaşadığımız tecrübeleri ve kamera üzerinden doğan etik problemleri tartışacağız. Bunu yaparken filmin öznelerini ikna sürecimizde karşılaştığımız “kameranın iktidarı” problemini Lacan metodunu kullanarak açıklamaya çalışacağız.

Feminist Kolektif Kadın Çalışması

Belgeselin çekim aşamasında on iki kadın kolektif bir çalışma yürütüyor. Farklı düşünceleri, hayat tecrübeleri ve duyguları olan kadınların bir araya gelip çalışma yürütmesi zaten BÜKAK’ın çalışma yöntemi olduğu için, BÜKAK’lı kadınlara çok da yabancı değil. Fakat başörtülü ve başörtüsüz kadınların bir arada uzunca bir süreci kapsayan bir çalışma yürütmesi hepimiz için çok yeni bir tecrübe. Bu süreçte bir araya gelmemizde etkili olan öznelliğimiz hem aramızdaki feminist kadınların, hem de başörtülü kadınların birbirini dinlemeye istekli ve farklılıklarını düşmanlık haline getirmeye karşı çıkan kadınlar olmasıdır diyebiliriz. Çalışmanın sürecinden bahsedecek olursak; çekimlere başladıktan sonra iki haftada bir, geldiğimiz aşamaları beraberce tartışmaya başladık. İki haftalık süreç içinde kimlerle görüştüğümüz, görüşmeler sırasında çıkan aksaklıklar, görüşme yaptığımız kadınların bizi en çok etkileyen anlatıları ve görüşme yapmak istediğimiz kadınları ikna sürecinin zorlukları tartışmalarımızın ana eksenlerini oluşturuyor. Bu toplantılar ile kurduğumuz tartışma platformu sürekli birbirimizi çok iyi anladığımız ve asla birbirimize muhalefet etmediğimiz toplantılar serisi şeklinde ilerlemiyor. Toplantıların yanı sıra neredeyse her gün birbirini gören ve iletişim halinde olan bir çalışma grubu oluştu. Bu grup aslında sürekli düşüncelerin çatıştığı bir alana dönüştü.

Judith Butler’ın Conscience Doth Make Subjects of Us All[2] makalesinde tanımladığı şekliyle: “Öznellik dediğimiz şey aslında öznenin günlük hayatta yavaş yavaş oluşturduğu kimliğiyle yaşadığı veya hayal ettiği tecrübelerde kendini göstermesidir.” Buradaki tanıma göre her bireyi diğerinden ayıran biricik bir yaşam seyri vardır. Bizim yaşadığımız da, Butler’cı bir perspektiften baktığımızda, şimdiye kadar yaşanan feminist veya başörtülü olmak tecrübelerinin bir benzerinin yeniden üretimi değil, tüm bu tecrübelerin BÜKAK özelinde ve tam olarak “bugün” ve “burada”nın tüm koşullarıyla birlikte yepyeni bir tecrübesidir. Diğer feminist veya İslamcı çalışmalarla gösterdiği benzerlik ve farklılıklarla birlikte aslında bu çalışma feminist ve başörtülü kadınların bir çalışması olmanın ötesinde kendi varlıklarıyla bir Senem, Sümeyye, Öykü, Elif, Damla, Şebnem, Aslı, Gülsüm, Burcu K., Burcu T., Gizem, Deniz ve Cansu çalışmasıdır.

Çalışma sürecinde yaşananları, gruptaki insanların bu çalışmaya dair hissettiklerini, düşündüklerini ve görüşme yaptığımız kişilerin anlatılarını harmanlamak, bu kolektif çalışmanın öznelliğini oluşturuyor. Anneke Smelik feminist teorinin sinema üzerindeki tezahürünü “ kadının arzu öznesi olarak temsil edilemez oluşu ve kendilerini birer özne sayan kadınlar arasındaki çelişki üzerine kuruludur”[3] diyerek tanımlıyor. Bir kadın, bedeninin seyirlik bir haz nesnesi olması durumunu reddettiği anda, kendine özgü hikayesini aktif bir özne olarak yazmaya başlar. Kadınlar bir aradayken kendi hayat hikayelerini anlatırlar. Ve bu hikayelerdeki farklılıklar çelişkinin başladığı andır. Bu çelişkiler, bu hikayelerde onlar için vazgeçilemez olan vurguları belirlemeye başladıkları anda çatışmaya dönüşüyor. Şunu söylemek gerekir ki; bu çalışmada da ortaya çıkan çatışma noktaları, bizim bir arada durmamızı imkansız hale getirecek bir duruma gelmedi.

Örneğin başörtüsü yasağına dair bir belgesel çekerken çok ilişkisiz gibi görünen eşcinselliğin, grubun en çok tartıştığı mevzu olmasında hem burada lezbiyen kadınların olması, hem de görüşmecilerin bu konuya dair hassasiyetleri belirleyici olmuştur. Bu tartışma, görüşme yapmak istediğimiz kadınlarla iletişime geçme sürecinde başörtülü kadınların birinin “Eşcinselliğe dair herhangi bir şeyin geçeceği bir belgeselde var olmak istemiyorum.” demesiyle başladı. Fakat bunun yanı sıra grupta çalışan kadınların da bu konuya dair kafa karışıklıkları vardı. Örneğin biz belgeselimizin kurgusunu “Refleksif Mod”da yapabiliriz ve burada da filmi çeken insanlar olarak kendi hikayelerimizden de bahsedebiliriz. Bu noktada da lezbiyen bir kadına “Sen bundan kesinlikle bahsetme” demek belgeselcilik açısından da etik değildir.

Kamunun “Bilme Hakkı”[4]

Belgesel çekerken yapılan tartışmalardan birisi de “kamunun bilme hakkı” ile “bireyin mahremiyet hakkı” arasındaki sınırın ne olduğudur. Bu belgeselin konusu Boğaziçi Üniversitesi üzerinden başörtüsü yasağının ne anlama geldiğini okumaya çalışmaktır. Türkiye’deki tüm eğitim kurumlarında uygulanan başörtüsü yasağı, bunun bireyler üzerinde yarattığı mağduriyet ve bunu yaşayan kadınların yasağa karşı verdikleri mücadele, “kamunun bilme hakkı” içerisine dahil edilebilir.

Etik meselesini daha sağlam tartışabilmek için belgeseli izleyecek olan kamuyu etik üzerinden sınıflandırmak bu çalışma için faydalı olacaktır. Seslendiğimiz kamunun büyük bir kısmı Türkiye’de yaşayan ve başörtüsü ile ilgili birçok tartışmaya da tanıklık eden insanlar. Bu sistemin içinde başörtülü kadınlarla birlikte eğitim alan ya da olanları haberlerden takip eden bu insanlar, Türkiye iç politikalarında büyük yer işgal eden başörtüsü meselesiyle istese de istemese de ilişkilenen insanlardır. Başörtünün içindeki insanın kaybolduğu bu politik süreçle birlikte, başörtüyü bir politika nesnesi haline getirirken, başörtüsü takanları ve yaşanan tecrübeleri de yok sayıyor. Toplum nezdinde tek tipleşen başörtülülerin bireysel hikayelerinin yüksek siyaset ile zihinlerden silinmesi etik bir sorundur. Biz de bu belgeseli çekerken kamuyu bu yönde harekete geçirmeyi amaçladık. Somut haliyle belgeselin ana düşüncesini şu şekilde ifade edebiliriz: “Burası laik, Atatürkçü bir ülke; dolayısıyla üniversiteye türbanla girmek yasak!” demek anlık bir cümle iken, bu cümle yasağın dışarıda bıraktığı kadınları, tüm yaşam tahayyüllerini değiştirmek zorunda bırakacak kadar yıkıcı oluyor. Bu belgesel, başörtülü kadınların yasağın hayatlarında bıraktığı etkilere dair anlatılarına ve yasaktan bağımsız olarak da, başörtülü kimliğinin dışındaki öznelliğine dikkat çekmeyi hedefliyor. Bu anlatılarla, dışlayıcı bir ideolojinin insansız, ruhsuz ve bedensiz ürettiği ilkenin, ete kemiğe bürünen hayatları nasıl etkilediğini kamuya göstermek amaçlanıyor.

“Kamunun bilme hakkı” derken seslendiğimiz kamulardan biri de Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan, daha dar bir kamusal alanı paylaşan Boğaziçili kitle. Başörtüsü Türkiye’de tüm seviyelerdeki eğitim kurumlarında yasak. Üniversiteler özelinde baktığımızda Boğaziçi ile İstanbul’daki herhangi bir üniversitede bile yasağın uygulamaları çok farklılaşıyor. Bu sebeple belgeselde “araştırdığımız kamu”, Boğaziçi kamusu. Görüşülen kişilerin tümünün Boğaziçi geçmişi var. Görüşmelerde geçen Güney Meydan, Saatli Bina’nın arkası, otopark yolunun kestirmeye tercih edilmesi, shuttle vb. kavramlar Boğaziçi camiası için bambaşka anlamlara sahip. Görüşme yaptığımız kadınlardan birisi şöyle bir hikaye anlatmıştı: “Derslerim genelde TB’de oluyordu. Yaşadığımız ev Türkan Şoray Sokağı’nda… Her sabah güney kapıdan girmek yerine Bebek’e iniyor, Aşiyan’ın orada bazen güvenlik görevlisi olmadığı ve daha serbest olduğu için orayı tercih ediyordum. Oradan da giremediğim zamanlarda dersime de giremeden o yolu tekrar geri dönüyordum”[5]

Bu anlatı Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyup aynı yolları, aynı binaları paylaşan insanlar için Boğaziçi dışında hitap edilen kamudan daha farklı bir empati sürecine sebep olacaktır; çünkü anlatıda kullanılan dil Boğaziçili bir bireyin daha fazla ortaklık kurabileceği bir dildir. Burada Boğaziçi kamusu çok önemli bir yerde durmaktadır çünkü bu süreç, yaşanan hak ihlaline karşı bir farkındalık geliştirilmesinin ve belki de bu ihlale karşı geniş bir dayanışma oluşturulmasının başlangıcı olacaktır.  

Lacan metodu

Lacan metodunu kısaca özetleyecek olursak Lacan Saussure’un linguistiğe dair ortaya attığı dilin keyfi oluşumu teorisiyle işe başlar. Saussure bu teoride sesler ve nesneler arasındaki ilişkinin keyfi olarak oluştuğunu söyler. Söz gelimi “masa” sesinden oluşan kelimenin aslında masanın kendisiyle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Fakat sesler ve nesneler bir şekilde birbirinin tanımlar hale gelmiştir. Lacan’ın yaptığı, bu teoriyi Freud’dan öğrendiğimiz insan bilinçaltı teorisine uygulayarak, bilinçaltının da dillerin oluşumuna benzeyen bir örgüyle oluştuğunu söylemesidir. Bilinç gerçekle hayal arasında sembolik bir düzeyde oluşur. Gerçekse Saussure’ün teorisindeki seslerle nesneler arasındaki bağlantı kadardır. Masa dediğimizde bunu açıklamak için kullandığımız kavramlar bizi tahta, dört ayak, ağaç, yeşil, canlı gibi başka seslere doğru götürür. Fakat asla masanın kendisine götürmez. Bunun gibi bilinçaltımız da bizi başka hayaller ve sembolik dünyalara eklemlerken, gerçeğin kendisine asla ulaşamaz.

Bizim Lacan’a dair kullanacağımız teori insan bilincinin kendini başka bilinçlerde anlamlandırarak kendine tatmin edici kavramsal bir dünya kurma çabası. İlerde atıf yapacağımız Ödip kompleksinin tam olarak ifade ettiği şey Lacan’ın “Babanın adı” diye adlandırdığı kendini toplumsal kavramların içinde anlamlı bir yere oturtma çabası ve süreç olarak bunun ölene kadar bitmeyecek bir süreç olması. Çünkü sevdiğin ve takdir ettiğin herkes tarafından mükemmel bir insan olarak algılanmak imkansız bir şey.

Bu noktada kamera aynı anda inanılmaz sayıda başka bilinçle bireyi ilişkilendirir ve kendini o bilincin içinden algılama anını çok karmaşık ve kilit bir yere oturtur. Birey kendini aynı anda birçok bilincin algısıyla dans ederken bulur.

Şimdi, kendi örneklerimizde bireylerin kamerayla kurdukları ilişkilere ve buradan doğan etik problemlere bir göz atalım.

Türkiye kamusundan daha farklı bir yere oturttuğumuz Batılı kamuyu düşündüğümüzde ortaya çıkan etik problem de farklılaşıyor. Batı’ya iyi gözükme ve kendine batının gözünden baktığında onaylanabilir olma arzusu, Türkiye’nin “modern” kadınlardan oluşması beklenen vitrinini meşru kılıyor. Biz bu durumu Lacan’ın psikanaliz metodu[6] ile analiz etmenin bize farklı bir perspektif sunacağını düşünüyoruz. Bunun için Türkiye’nin ulus-devlet projesine, “ideal Türk” öznenin tanımlanış şekillerine ve bu fantastik öznenin yani kısaca “Türk” kavramının, Türkiye’de yaşayan gerçek özneleri nasıl etkilediğine bir göz atmak gerekiyor. Lacan’a göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin sürekli ilerleyen ve kendini tamamlamış, mükemmele ulaşmış bir Türkiye Cumhuriyeti fantezisinin peşinden koşan bir yapı veya bir hayal olarak bize anlamlı gelmeye devam edebilmesi için öncelikle bu fanteziye olan inancın sürekli yenilenen bir yapı içinde korunması gerekiyor. Bu yapı, yani “anlamlı varoluş”, bir defa çöktü mü, ne Türkiye’den, ne de cumhuriyetten hayatımızı anlamlı kılan bir etki beklememek gerekiyor. İdealize edilmiş bir Türkiye Cumhuriyeti fantezisinin bireylere olan etkilerine baktığımızda da karşımıza çıkan sorunlardan biri -bizim de belgesel konumuz olan- başörtülü bireyler. İşte bu yüzden başörtüsü belgeseli çekerken “ideal Türk” vatandaşını ve ulus-devlet sistemini tartışmak da bizim için kaçınılmaz oluyor. Belgesele katılan arkadaşlarımız farkında olmadan da olsa aslında konuşurken bütün argümanlarını, bu sistem içinde mücadele ettikleri stratejiler ve kendilerine yöneltilen argümanlara bir cevap olarak bize sunuyorlar. Mesela en çok karşımıza çıkan söylemlerden biri bunun en açık örneğidir: “Ben başörtümü siyasi simge olarak takmıyorum, inancımdan dolayı örtünüyorum.”

Lacan metoduyla olaya baktığımızda karşımıza çıkan psikanaliz konusu, başörtülü bireyler yüzünden “ideal Türkiye” fantezisini tehdit altında hissetmeye başlayan “Kemalist Türk” özne oluyor. Lacan’ın “Babanın Adı” diye nitelediği evre tam da burada ortaya çıkıyor. “Babanın Adı” kuramında Lacan, kendini toplumsal boyutta belli bir ideolojinin gözünden gören bireyden bahsediyor. Bu da kendine batının “modernizm” ideolojisini ideal edinmiş bir egoya, yani Kemalist egoya işaret ediyor. Fakat Lacan’ın kendini sürekli düzelten ve daha iyiye koşan bireyinin aksine, bu söylem içi boş bir “yaranma” çabasına dönüşüyor ve batılı idolünü kandırma yoluna gidiyor. Bu noktada kamunun bilme hakkı, batının da Türkiye’de olanları bilme hakkıdır dersek çektiğimiz belgeselin etik faydasından bahsedebiliriz. Batıya modern kadınlarla dolu bir kamusal alan vitrini sunmak aslında başlı başına etik bir sorun.

Bireyin Mahremiyet Hakkı ve Temsiliyet Sorunu

Belgesel izleyicisi, belgesel yönetmeni ve belgesel öznesi arasında kamera yoluyla kurulan iktidar ilişkisini kırmak kamerayı elinde tutan bizlerin üretim öncesi aşamadaki en büyük kaygılarından biriydi. Bu sorun, gazeteciler için sık sık dile getirilen, aradan istenmeyen yerlerin cımbızlanması ve gösterilen yerlerin bağlamından kopuk bir biçimde yansıtılması ile benzerlik gösterir. Bu sebeple biz de konuşacağımız insanlara bu konudaki hassasiyetimizi açıklayarak kamera iktidarını kırmaya çalıştık. “Nasıl bir belgesel?” diye sorulduğunda genelde kurduğumuz cümle şuydu: “Biz Boğaziçi’ndeki başörtülü kadın öğrencilerin kampüs deneyimini ve kampüs içinde bizimle kurdukları ilişkileri anlamaya çalışıyoruz.”

Tam da “anlama” ve “yansıtma” isteğinin farklılıkları, aslında bizi gazetecilere yöneltilen bu eleştiriden kurtaran nokta oluyor. Çünkü “anlama” kelimesinin işaret ettiği anlam dünyası ile “yansıtma” kelimesinin işaret ettiği anlam tamamen konuştuğumuz özneyi nasıl konumlandırdığımızla ilgili. Eğer konuştuğumuz özneyi anlamaya çalışıyorsak bu onu bir özne olarak aktif konumladığımızı gösterirken, onu yansıtmaya çalışmak onu pasifleştirir ve nesneleştirir. Bu nedenle belgeselimizi görüşeceğimiz kadınlara anlatırken şunu belirttik: “Hikayesini önceden yazıp da sizin içini doldurmanızı istediğimiz bir belgesel çekmek istemiyoruz. Hikayesini sizin bizzat yazacağınız bir belgesel çekebilmek bizim için önemli. Biz başörtüsünün kadınların yaşamları üzerindeki etkilerini anlamak istediğimiz için de sizin anlatmak istediğiniz şeye odaklanacağız. Belgeseli çekerken de, kurgusunu yaparken de hep sizin fikrinizi alacağız. Çünkü bizim için önemli olan sizin ne demek istediğiniz. O yüzden sözlerin çarpıtılması, montajla istenmeyen yerlere çekilmesi gibi bir şey söz konusu değil. Zaten çekimin bir kopyasını sizin söylemek istediklerinizi söyleyip söylemediğinizi görebilmeniz ve belgeselde yer almasını istemediğiniz yerleri tespit edebilmeniz için size vereceğiz.” Belgesel çekerken benimsediğimiz ilke, görüşme yapacağımız kadınlara dair bir film çekmek değil onlarla birlikte bir film çekmek istememizdi.

Kameranın önünde ve arkasında olanlar arasındaki iktidar ilişkisinin kırılmaya çalışıldığı ikinci bir aşama ise görüşmeler sırasında devreye giriyor. Yukarıda tartıştığımız gibi kamunun bilme hakkı bizim için çok önemli; fakat aynı zamanda “bireyin mahremiyet hakkı” her şeyden önce gözetilmek zorunda. Görüşme yaparken yanımızda başka kimsenin olmaması, belgeselcilerin tamamının kadın olması ve sohbet koyulaşırken yavaş yavaş kameranın unutulması bireyin aslında tüm kamuyla paylaşmak istemeyebileceği konulara da değinmesine yol açabiliyor. Burada birey ilk başta kendini ötekinin “tüm kamu”nun gözünden görüyor. Yani Lacan’ın büyük harfli “Öteki”si belgeseli izleyecek olan bütün insanlar oluyor. Daha sonra algı karşısındaki “arkadaş” özneye kayıyor. Böylece kendini yansıttığı “Öteki” sadece karşısındaki belgeselciler oluyor.

Bir de görüşme yaptığımız insanlar önceden tanıdığımız insanlarsa ortamdaki arkadaşlık havası bu sorunu bir kat daha artırmış oluyor. Çünkü anlatıcı anlattığı yaşam öyküsünü görüşme yaptığı kişiyle gündelik hayatında daha önce de paylaşmış olabiliyor ve unutulan kameranın yarattığı rahatsızlık görüşme sonrasında şu cümlelerden anlaşılabiliyor:

“Ben mutlaka bir bakayım, bu söylediklerime”, “Ay, bazı yerler olmasın sakın, çıkarın olur mu?”, “…arkadaşım da izleyecek bunu, dedikodu gibi oldu sanki…”

Burada Lacan’ın Ödip kompleksinden faydalanacak olursak; aslında kameraya konuşan birey, kamunun onu görmesini istediği şekilde kendini kamuya yansıtmaya çalışır. Fakat kamerayı unuttuğunda, artık kendini ötekinin gözünde idealize etme arzusu değişiyor. Anlatıcının, yakınında duranın -ki bu bizim örneğimizde belgeseli çeken kadınlardan birisi- gözünden kendini algılamaya başlamasıyla birlikte Lacan’cı büyük harfli “Öteki” de görüşmeyi yapan kişi oluyor.

Biz belgeseli çekerken aramızdaki ilişkinin kendisini yansıtmak istediğimizden samimiyeti yakalamak işimizi kolaylaştıran bir durum. Fakat zaman zaman özneler açısından, kamusal temsiliyette sıkıntı yarattığı için işimizi zorlaştıran bir araca da dönüşebiliyor. Tüm bunları düşündüğümüzde, başörtülü bireyin kendini belgesel içinde nasıl bir yerde konumlandırmayı tahayyül ettiğini ve hitap ettiği “Öteki”sini nasıl belirlediğini anlamak için üretim aşamasında konuştuğumuz öznelere kasetlerin kopyasını göndermek de kaçınılmaz oluyor. 

Bu aşamada karşılaştığımız sorunlardan biri de görüntü vermek istemeyen arkadaşlarımız için nasıl bir çözüm üreteceğimizdi. Belgesel görüntülü bir çalışma olduğu için, görüntü almak, üretmek istediğimiz filmin en önemli kısımlarından biri. Fakat başörtülü kadınların ekranda gözükmekle ilgili birçok endişesi olduğunu da görmezden gelemezdik ve bu yüzden yaptığımız iki görüşmede sadece ses kaydı alındı. Bizim ses kaydı aldığımız iki kadının bunu tercih etme sebepleri haklarında soruşturma açılmasından çekiniyor olmalarıydı. Hatta görüntü veren bir kadın, şu an Eğitim Fakültesi’nde okuduğunu, fakat çok büyük bir ihtimalle bölüm değiştireceğini ve başka bir fakülteye geçeceğini söyledi. Bunun gerçekleşmemesi durumunda ise görüntüleri kullanmamızı istemediğini belirtti. Görüntü vermek istemeyen kadınların hepsinin de Eğitim Fakültesi’nde okumaları hiç de tesadüfi bir durum değil. Bu bize şunu gösterdi ki bu belgeselde kamera, bir nevi yasakla beraber yaşananlara isyan etmenin ve bir direnişin sembolü iken, baskının ve tehdidin arttığı noktalarda kişinin kimliğini deşifre eden bir tuzakmış gibi algılanabiliyor. 

Aramızdaki arkadaşlık ilişkisini ve görüşme teklifi götürdüğümüz insanların bizi reddetmek isterse zorlanacağını da göz önünde bulundurarak kabul etmeyen arkadaşlarımızı ikna etmek için uğraşmadık. Bu belgeselin başörtülü kadınların hayatlarını zorlaştırmaması, aksine mücadelelerinin bir parçası olması gerektiğini düşündüğümüz için eğitim hayatı tehlikeye girebilecek arkadaşları tehlikeye atmamak çok temel bir prensip olarak karşımıza çıktı. Özellikle okulda başörtülü değil de şapkayla okuyan kadınların kamerada da başörtülü gözükmek istememeleri anlamak istediğimiz tecrübe hakkında bize çok şey anlatıyor. Yine burada, kendisini başörtülü değil şapkalı tanıyan ve ancak böyle kabul eden öğretmenler temel alınarak karar veriliyor. Kişi dışarıda da kendini “öğretmenin” gözünden görmeye devam ediyor.
Bu bölümde anlattıklarımız genel olarak karşılaştığımız sorunlara karşı ürettiğimiz çözümlerin bizim kolektif öznelliğimizden doğan stratejilerden oluştuğunu söyleyebiliriz.

Sonuç

BÜKAK’ta Boğaziçi Üniversitesi’ndeki başörtüsü yasağının tarihsel süreci ile ilgili çektiğimiz belgeselin üretim öncesi aşamasını konu edinen bu yazıda, on iki kadının başörtüsü yasağına dair bir belgesel çekmeleri ve oluşturdukları kolektif çalışmanın örgütlenmesinin ne anlama geldiği, grubun süreçleri ve tartışmaları analiz edildi.

Belgeseli çeken kadınların bu süreçte güç ilişkileri ve kameranın kullanımına dair yaşadıkları tecrübeler ve sinema literatüründe bir hayli tartışmalı bir mevzu olan etik problemler bu makalenin ikinci bölümünü oluşturuyordu. Bunları tartışırken öncelikle Judith Butler’ın öznellik tartışmaları bizim kendi öznellik tecrübemizi anlamamızda bize çok yardımcı oldu. BÜKAK’ta bize özel formüllerle, karşımıza çıkan engellerle mücadele stratejileri geliştirdiğimizi fark ettik.

Kamunun bir parçası olan başörtülü kadınları anlama çabamız bizi belgeselcilikte önemli bir konu olan “kimin kime doğru konuştuğu”nu anlamaya itince bunu Lacan’ın “Öteki” kavramıyla analiz edebileceğimizi düşündük. Böylece yaptığımız görüşmelerle; kimle konuştuğumuz, bunları yayınlarken kime hitap edeceğimiz, konuştuğumuz öznenin görüşme sırasında kime doğru konuştuğu ve bizim bu belgesel aracılığıyla kime konuşacağımız gibi meseleleri, kameradan kaynaklanan iktidar dengesizliğini de göz önünde bulundurarak açmaya çalıştık. “Kamunun bilme hakkı” ile “bireysel mahremiyet hakkı” çelişkisi bağlamında kendi tecrübemiz üzerinden belgesel etiğinin bir analizini yaptık.

Tüm bunları açmaya ve analiz etmeye çalışırken amacımız aslında kendi belgesel projemizin şimdiye kadar tamamladığımız üretim öncesi aşamasının da bir değerlendirmesini yaparak belgesel dünyasında nerede durduğumuzu, nasıl bir belgesel çektiğimizin de bir eleştirisini yapmaktı. Etik konusunda nerede durmamız gerektiğini ve kolektivitenin ne olduğunu böyle bir yazıda tartışmış olmak belgeselin bundan sonraki aşamalarında bizim için faydalı olacaktır.

BÜ'de Kadın Gündemi 
Mart 2009

Kaynakça

Kutluğ Ataman, “Peruk Takan Kadınlar“ Belgeseli, İstanbul (1999)
Patricia Erens, Women’s Documentary Filmmaking: The Personal is Political, New Challanges For Documentary, (1988), s. 554-565
Gwendolyn Audrey Foster, Looking in The Mirror: A Bibliographic Essay on Women Filmmakers, Transformations. Wayne (1995) (Vol.6, Iss.1), s. 39
Calvin Pryluck, Ultimately We Are All Outsiders”: The Ethics of Documentary Filming, New Challanges For Documentary, (1976), s. 255-268
Anneke Smelik, Feminist Sinema ve Film Teorisi ve Ayna Çatladı, (İstanbul: Agorakitaplığı, 2008)
Judith Butler, Conscience Doth Make Subkects of Us All, Yale French Studies Yale University Press, (1995) s.19
Jacques Lacan, The mirror phase as formative of the function of the I, S. Zizek (ed) Mapping ideology, London verso, (1994), s. 93-99



[1]Bu yazı, Dr. Can Candan’ın FA 498 Documentary Cinema dersi kapsamında hazırlanmıştır. Önerileriyle yazının hazırlanmasına katkıda bulunan Can Candan’a teşekkür ederiz.
[2] Judith Butler, Conscience Doth Make Subjects of Us All (Yale University Press, 1995), s. 19.
[3]Anneke Smelik, Feminist Sinema ve Film Teorisi ve Ayna Çatladı (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008), s. 54.
[4]Calvin Pryluck, Ultimately We Are All Outsiders: The Ethics of Documentary Filming in New Challanges For Documentary, s. 255-268.
[5]Makale boyunca kullandığımız anlatı kesitlerinin tümü belgesel için görüşme yaptığımız kadınların anlatılarından alınmıştır.
[6]Jacques Lacan, Mapping Ideology, "The Mirror Phase as Formative of the Function of the I" der. S. Zizek, (London: Verso, 1994), s. 93-99.

Link:
http://www.feminisite.net/news.php?act=details&nid=624