14 Eylül 2024 Cumartesi

Yoga, İçimdeki Çete Lideri, Ben.


Yoga hocası olunca daha sakin olunur diye bir varsayım var. Bu da yogayla ilgili pek çok ön yargıdan biri. Evet, yoğun duyguları daha kolay taşıdığınız doğru ama bu illa ki daha sakin olmak demek değil. Ben yoga hocası olunca çok daha öfkeli, çok daha kavgacı oldum. Ve bu Sümeyye’yi çok sevdim!

Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın yazarı Clarissa Estes’in söylediğine göre her insanın içinde her ikisi de var. Biri anlayışlı, empati yapabilen, şefkatli yanımız. Diğeri hakkını savunan, gerektiğinde kavga edebilen, sesini yükselten, öfkeli, küfürbaz yanımız. Benim yoga hocam Esra Sert bunlara hassas kırılgan şair ve motosikletli çete lideri diyor. Bu ikisinin içimizde doğal bir dengesi var. Fakat bir toplum içinde yaşıyoruz ve hayatımızda dönem dönem bunlardan birine daha çok ihtiyaç duymak da normal. Bazen de bu denge öyle bozuluyor ki diğer yanımız küçülüyor küçülüyor, onun varlığını unutacağımız kadar bastırmış oluyoruz. Halbuki bu taraflar ne kadar küçülseler de aslında hep oradalar. Her ikisinin de kaynağı hep sizde.

 

Hangi taraf baskınsa biraz öteki tarafta vakit geçirmekte fayda var diyor Estes. Ben de bunu Esra Hocamdan öğrendim. Benim hassas kırılgan şair’im tavan yapmış. Empati empati empati… Ben bu yanımı çok seviyorum elbette. Dünyadaki herkese karşı içimde şefkat duymak, anlamaya çalışmak, sevebilmek inanılmaz güzel bir yetenek. Ama aynı zamanda içimde bir savaşçı da olduğunu unutmuşum. Bu yanıma ihtiyacım olduğunda çağırsam da gelmiyordu artık.   


Motosikletli çete lideri içimde uyuyormuş meğerse. Yoga ve meditasyonla biraz dürtükleyince yavaş yavaş uyanmaya başladı. Bir baktım daha kararlıyım, sinirimi bozan olursa ağzımı açıp kendi fikrimi söylemek bir nebze olsun kolaylaşmış, kavga ediyorum, hakkımı savunuyorum. Ve inanılmaz iyi hissettiriyor. Hatta küfür bile ediyorum. Evet ben buralarda pek vakit geçirmemişim. Burası benim konforlu hissettiğim, alışık olduğum yer değil. Ama Estes haklıymış, konfor alanınızın dışında biraz vakit geçirmek acayip keyifli!   

Peki aynı yoga nasıl kimini şair, kimini çete lideri yapıyor derseniz... Evet aynı yoga herkes üzerinde farklı bir etki yaratabiliyor. Eğer daha asabi olmaya ihtiyacınız varsa yoga sizi daha asabi biri yapar. Sakinleşmeye ihtiyacınız varsa sakinleştirir. Hepimizin sinir sistemi farklı. Sinir sisteminiz donmaya meyilliyse yoga sizi harekete geçiriyor. Savaşçı pozları, güneşi selamlar, hepsinin doğrudan somatik etkileri var beyne. Ve aynı yoga bedenini hissetmeden koşturup duran birine durma imkanı da veriyor. Sen hangi uçta olursan ol, yoga seni dengeliyor.

Yoga yaparken kendinizi unutmadığınız, pozların içine girmek için hırs yapmadığınız mindfulness temelli bir yoga yapıyorsanız yoganın içinde sizin için davetler vardır. Empati yapan tarafını unuttuysan o tarafa davet eder, hakkını savunabilen tarafını unuttuysan, buraya davet edilirsin. Bunlar tatlı davetlerdir, hissedersin. İster kabul edersin, ister etmezsin.


Mata çıktığım zaman savaşçı pozlarıyla ilişkime bakıyorum. Kollar havaya kalkıyor, göğüs kafesi karşıyı gösteriyor, tüm beden aktif, kalp atışları hızlanıyor, bu bana nasıl hissettiriyor. Bazen harika hissettiriyor. Bazen inanılmaz yoruluyorum. Ama kendimi tanıyorum, bana iyi geldiğini biliyorum artık. Sonrasında da etkileri devam ediyor gün içinde. Kalkıp bir iş yapasım gelmiyorsa, bir birinci savaşçı pozu beni harekete geçirmeye yetiyor.

 

Sürekli affetmek yerine biraz da “Fuck you” diyen Sümeyye’ye içimde yer açtım. Başım gözüm üstüne motosikletli çete lideri ben. Yoga yaparken her gün kendimi yeniden keşfediyorum, ah kendim, her halimi ne çok seviyorum!
 

Sizin de benim gibi hassas kırılgan şairiniz baskın, çete lideriniz uykudaysa, kendime bir ödev verdim size de vereyim. İçinizden geçip de dile dökmediğiniz, rahatsız olduğunuz aman “neyse” onun istediği gibi olsun dediğiniz bir anınızı fark edin bugün. Peki içinize atmayıp söylemeyi denemek nasıl olurdu? En zorlandığınız yerden başlamayın. Kolay bir yerden başlayın. Diğer tarafta biraz vakit geçirin.


(Bu yazı 26.03.2021 tarihinde Daire.iki websitesinde yayınlanmıştır.)

Türkçe Pop Müziğinde Psikolojik Sorunlu Erkekler

 Geçenlerde taciz ve şiddet konuşurken fark ettim bunu. Şarkılarda şiirlerde anlatılan aşk oldukça sorunlu. En popüler şarkılar taciz ya da şiddet içeriyor. Aslında sorun bireylerde değil. Sorun popüler kültüre dahi yansıyan kolektif bilinçaltında. O yüzden tacizi tartışırken, bunu bireysel olarak ele almak yerine kökten çözmeliyiz diye düşünüyorum. Türkçe pop şarkılarına bir daha dönüp bakmalıyız mesela; aslında biz ne söylüyoruz, konserlerde bas bas ne diye bağırıyoruz, kolektife nasıl dahil oluyoruz. Şarkı sözlerinde aşk diye anlatılan aşk mı beraberce bakalım. Şarkıları okuyalım.

 

Kuzu Kuzu – Tarkan

İşte kuzu kuzu geldim

Dilediğince kapandım dizlerine

Bu kez gururumu ateşe verdim de geldim

İster at ister öp beni ama önce dinle ve bak gözlerime

İnan

Bu defa

Anladım durumu tövbeler ettim

 

Tarkan’ın durumu anladığı yok. Bu aşk değil, bu “trauma bounding”. Bazen birine tutkuyla çekiliyorum zannedersiniz ama tutku sandığınız şey travmalarınızın size hatırlatılmasıdır. Bunu bilerek yapmazsınız ama bilinçaltınız sizin görmediğiniz işaretleri okur. Kendisine tanıdık olanı bulur. Önünüze koyar. Bu toksik bir ilişkidir ama siz taviz vererek sevgiye tutunmaya çalışırsınız Tarkan gibi. Ama paylaşılan bir kaç an da çok güzeldir bir yandan. Siz taviz verdikçe verirsiniz. O anların büyüsü, katlanma kapasitenizi artırdıkça artırır. Dizlerine kapandığınız biriyle zaten mutlu olamazsınız arkadaşlar. Olsa olsa unuttuğunuz travmalarınız size hatırlatılacak ve yüzleşmeniz gerekenlerle yüzleşmeniz için size fırsat sunulacaktır. O kadar. Mesela Tarkan’ın burada kendi standartlarını belirlemeyi ve kendine saygı duymayı öğrenmesi gerekiyor.

 

Kenan Doğulu - Kandırdım

Peşinden az koşmadım ki...

Ele güne rezil oldum.

 

Bir kere birinin peşinden koşmak başlı başına ne desem. Takıntı göstergesi. Siz yapıyorsanız sizin sınır çalışmanız gerekiyor, size yapılıyorsa ve hoşunuza gidiyorsa yine sınır çalışmanız gerekiyor. Koyulan sınırlara saygısız olmak hiçbir zaman romantik olmasın lütfen. Artık eşit ve saygılı olmak romantik olsun.

 

Kandırdım. Nazlı yari. Sonunda çılgın sözlerle

Kandırdım. Güzel gözlümü. Oyunlarla.

 

Bu da manipulasyon 101. Oyunlarla bir kadını kandırmanın hiçbir romantik yanı yok. Romantik değil, hoş değil, sevimli değil. Sadece Türkiye toplumunda ilişkilerin neden ve nasıl toksik olduğunu gösteren bir bilgi edinmiş oluyoruz.

 

Serdar Ortaç- Mesafe

Bir zamanlar sevdiğin aşkı bildiğin günler oldu mu

Bana güller verdiğin tatlı nameler gerçek oldu mu

Hiç yüzünden darılmak

Her güzel şeye alınmak

Bitik ve mutsuz anılmak

Alın yazımsa sildim çoktan

Peşimden gelirsen

Aşk için dilenirsen

Nerde yanlış bilirsen

Çözmeyi düşünürsen

Belki bir gün bulursun

Ama sen onu da unutursun

 

Bu müthiş bir parça gerçekten. Burada Serdar Ortaç bir şizofren. O yüzden şarkının içinde de her şey var. Belli bir analiz yapamıyorum. Ama gördüğünüz gibi bu kişi size asla huzur vermiyor. Kendi de mutlu olamıyor, sizi de mutlu edemiyor. Boş ver hak etmiyorsun diye başlayıp, geldim anlamıyor diye bitiyor. Kısacası uzak durun kızlar bu adamdan size fayda yok.

 

Göksel- Sen Orda Yoksun

Siyah beyaz bir adamdı

Hayalimdeki resim

Kadehimi fırlattım yüzüne

Kızgınım hiç bilmeyişine gelmeyişine hissetmeyişine

Sen orda yoksun

Çağırdığımda

Ruhumun kara boşluğunda

Sen orda yoksun

 

Aslında bu şarkıda Göksel’de bir sorun yok. Göksel burada narsizm mağduru. Gayet sorunu da çözmüş kafasında. Sevmeye çalıştığı adam narsist. Ve narsistler aslında yoktur. Vaatlerden oluşan parlak bir ambalajları vardır yalnızca. Hayalinizde çok hoş bir resimdir o. Ama hevesle o paketi açtıkça karanlık boşluklardan başka bir şey bulamazsınız. Narsist bilir gibi görünür bilmez, gelir gibi yapar gelmez, hissettiğini söyler hissetmez. Daha sonra Aşkın Yalanmış’da da detaylarıyla açıklıyor Göksel bu durumu. Hepsinin rüya olduğunu ne kadar erken fark etseniz o kadar iyi. Bir de zaten sağlıklı insanlar süslü ambalajlara ihtiyaç duymuyor, sizi göklere çıkarmaya gerek duymuyor, love-bombing yapmıyor. 

 

Biraz da sağlıklı olanlara bakalım...

 

Nil – Kanatlarım Var Ruhumda

Geçmişe gitmem küsüm gözyaşlarımla

Daha mutluyum ben hatalarımla

Karanlıkta yanabilirim

Boşlukta durabilirim

Düşmem ben kanatlarım var ruhumda

Geldiğim gibi gidebilirim

Aştan vazgeçebilirim

Zincir yok ki benim boynumda  

 

Hiç kimse vazgeçilmez değildir arkadaşlar. Öyle sonsuza dek bir akıntıya kapılıp gitmek zorunda değilsiniz. Evet aşk bilinçli zihinde değil bilinçaltında gerçekleşen bir şey. Dolayısıyla orada kontrolümüz olmadığı doğru. Kime ne zaman aşık olacağımızı seçemiyoruz. Bilinçaltı kafasına göre takılıyor. Ama Psikolog Filiz Kaya Ataklı’ya göre uzun vadede siz bilinçaltınızı değiştirebiliyor ve çekileceği yerleri yönlendirebiliyorsunuz. Dolayısıyla Nil doğru söylüyor. Aslında hiçbir koşulda boynumuzda zincir yok. Tarkan’ın Kuzu Kuzu’sundan, Göksel’in Sen Orda Yoksun’una, oradan da Nil’in Kanatlarım Var Ruhumda’sına geçebiliyoruz. İnsan zeki bir varlık. Bilinçaltı, limbik sistem, travmalar, mızmız çocuk iç sesi, kuralcı ebeveyn iç sesi falan hepsinin üstünde hepsini birden algılayabilen, analiz edebilen, orkestra şefi gibi yönetebilen bir üst bilincimiz de var. Onu dinleyin pişman olmazsınız.

 

Not: Bu yazı profesyonel yardım, teşhis, bilimsel bilgi içermemektedir. Eğlence ve biraz da eleştirel düşünce uyandırmak amacıyla yazılmıştır. Yazar bir psikolog değildir. Pek yakında çalışmalarını kitaplaştırmayı düşünmüyor, biraz da dizi izleyip dizi ilişkilerine odaklanmayı planlıyor.


(Bu yazı 17.02.2021 tarihinde Daire.iki websitesinde yayınlanmıştır.)

 

Boğaziçi’nde Başıma Gelenler: General In Particular- Particular In General

2004- 2010 yılları arasında Boğaziçi sosyoloji bölümünde başörtülü bir öğrenci olarak okudum. Beni derinden etkileyen bu okulda yaşadıklarımı, kendi Boğaziçi deneyimimi bazı okul arkadaşlarım dahil çoğu insanın bilmediğini fark edince anlatmam gerektiğini hissettim.

 

Boğaziçi’ni kazandığımda iyi bir okul kazanmış olmam ve kampüsün güzel olması dışında pek de bir şey bilmiyordum. İlk önce kampüste ve camide karşılaştığım başörtülü kadınlarla arkadaş oldum. Ortak pek çok şeyimiz vardı. Okula giriş çıkışlarımız sorunluydu mesela. Doğal olarak hemen arkadaş oluyorduk ve birbirimizi tanıyorduk. Benzer deneyimleri yaşadığımızdan ve dayanışma kültürüm olduğundan benden farklı da olsa bütün başörtülü öğrencilerle dayanışmaya çalıştım. Özellikle okul girişinde başörtülü kadınların sekülerizme transform olması amacıyla yerleştirilen “kabin”de dönüşürken yaşadığımız diyaloglar inanılmazdı. Şapka, kapüşon, iğne, bone ne lazımsa paylaşıyorduk ve “kabin”de her zaman ekstra bir kutu şapka bulunurdu. Ah bu Türk tipi sekülerizm!

 

 

Ben okulu kazandıktan birkaç dönem sonra bir yasa değişikliği olmuştu ve okula başörtülü giriş çıkışların önü açılmıştı.

Fethullah Gülen cemaatine mensup kadınlar yasa değişikliğine rağmen okula başörtülü girmemizi eleştirdiklerinde dayanışmaya dayalı hayat görüşümü onlara karşı sürdüremedim. Okula girerken şapka takmadığım için beni ilk gelip suçlayan ve uyaran kişi fetullahçı bir kadındı. “Önce kemalist biri çıkıp uyarsaydı, sen ikinci olsaydın bari.” demiştim. Onlara göre biz otoriteye itaat etmemiş oluyorduk. Sorun çıkarıyorduk. Onları da zor durumda bırakıyorduk falan. Acildi demek ki.

 

 

Neyse, sonra beklediğimiz üzere yasaklar kalktı. Okula rahatça girmeye başladık. O zaman benim sorguladığım şey Müslüman öğrencilerin hala kampüste değil iki kampüs arasında yer alan caminin toplantı salonunda etkinliklerini yapmasıydı. Neden kampüse bu kadar mesafeli olmamız gerekiyordu? O sırada Boğaziçi’nde önce karanlığı sorguluyoruz, sonra kardeşlik istiyoruz adında toplanıp açık toplantılar yapan solcu, Kürt, feminist öğrenciler vardı. Bu toplantılar ilgimi çekiyordu ve kendi arkadaşlarımı ikna edemiyordum beraber gitmeye. Sonunda bir gün tek başıma gittim.

 

Beni dersler kadar kampüste hocalar, öğrenciler bir arada yaptığımız bu açık derslerin, toplantıların ve eylemlerin yetiştirdiğini söyleyebilirim. Tek başıma ilk katıldığım öğrenci yürüyüşünde politika bölümünden Ayşen Candaş Bilgen beni görüp yanıma gelip sarılmıştı. Unutmuyorum.

 

Bir sosyoloji öğrencisi olarak kampüsteki etkinliklere katılmamak, başka insanları tanımaya çalışmamak benim için zaten olanaksızdı. Boğaziçi benim için güney kampüstür. Twitter’da timeline’ı aşağı kaydırır gibi Güney kapıdan aşağıya inerken asılan afişleri okuya okuya yürümeye bayılırdım. O zaman Twitter yoktu. (Bunu yazarken kendimi çok yaşlı hissettim :D) Tüm gündem afişlerde olurdu. Dans Kulübünün gösteri afişinin yanında sosyalist bir bildiri, yanında Kürtçe bir afiş, ardından İK’nın kocaman kariyer buluşması afişleri, öğrenci gruplarının toplantı çağrıları, film gösterimleri, kulüp tanışmaları. Böyle uzayıp gidiyor. Kimse kimsenin afişini yırtmıyor. Karşı görüşteyseniz, yanına kendi afişinizi yapıştırıyorsunuz.

 

Kendi sınıfımda sürekli psikolojik şiddetine maruz kaldığım kemalist bir kadın vardı. Sınıf arkadaşım! O kendini bilir. Bir gün bana korkunç bir mail atmıştı. Gericilik vs diye başlayan. O mail, antropoloji dersinde  üstüne analiz yaptığım final ödevim oldu. A aldım. Haberin olsun :) SOC 487 Nükhet Sirman’ın duygu antropolojisi dersiydi.

 

Bir gün tarih kulübünde okuma grubu açar mısın diye bir teklif geldi bana. Ben de bunu nasıl yönetirim yapabilir miyim derken, yaparsın yaparsın deyip cesaret verdiler bir üst dönemdeki öğrenciler. Böylece komisyonu kurduk. Bir kulübün anahtarının bana verildiği ilk anımdır.

 

Sonra Kadın Araştırmaları Kulübünde, Folklör Kulübünde hala düşününce acayip heyecanlandığım harika işler yaptık. Okulda 8 Mart’ta nerede stand açılacak, Newroz’da hangi filmin gösterimi yapılacak, kampüste olan biten her şeyi biliyordum ve büyük bir zevkle takip ediyordum.

 

Elbette her şey güllük gülistanlık ya da mükemmel değildi. Ama Boğaziçi bana farklı düşünsek bile birbirimizi dinleyecek bir alan açmıştı, konuşunca insanların beni dinlediği ve benim de başkalarının deneyimlerini kalbimi açarak dinlediğim bir alan.

 

Barışçıl bir şekilde karşılıklı konuşulabilen bir alana bugün Türkiye'de hala ne çok ihtiyaç olduğunu düşünürsek geçmişimde bir dönemliğine de olsa yaşadığım bu deneyim hala çok kıymetli geliyor bana.

 

Sonra rektör değişikliği oldu. Yeni rektör başörtülü öğrencilerden kampüse girerken "Suç işlediğimi kabul ediyorum" diyen bir dilekçeyi imzalamamızı istedi ve kapıda yine güvenlik görevlileriyle kavga etmeye başladık. Bu da ikinci bir kırılma noktası olmuştu benim için.

 

Böyle bir dilekçeyi asla imzalamamaya karar verdik. Bizim yerimize başörtülü olmayan arkadaşlarımız imzaladılar dilekçeyi. "Ben bugün kot giydim. Hatamın farkındayım. Saçımı kırmızıya boyattım. Suçumu kabul ediyorum." diyen yüzlerce dilekçe.. İmzalandı, rektörlüğe gönderildi.

 

Bu insanlar benim hayata bakışımı şekillendirdi. Dayanışma mümkün. Özgür bir ülke mümkün. Bu ülkede kendin olarak var olabilmek mümkün. Başkasını kalpten dinlemek mümkün. Başka sözlere insanlara alan açmak mümkün. Boğaziçi benim özgürlüğe ve dayanışmaya inanma sebebimdir.

 

Sonra bir gün giriş kapandı bize tamamen. Derse girmemin hiçbir yolu yoktu. İşte “Sen derse gelemiyorsan, biz dersi yukarıya getiririz.” Cümlesinin öznesi olan başörtülü öğrenci benim. Bazen bundan bahsedildiğini duyuyorum. Bana bunu söyleyen de politika bölümünden Zeynep Gambetti idi.

 

60 kişilik bir sınıftı. Ben sınıfta tek başörtülü öğrenciydim. Bana 60 kişinin bir kişinin yanına gelmesi teklif edildi. Telefonu kapattım. Güney kapıda durduğum kaldırım kenarına oturdum ve ağladım. Hiçbir teorik ders bu kadar öğretici olmamıştır benim için.

 

Daha o kadar çok anım var ki. İlk aklıma gelenler bunlar. Benden önceki dönemde Boğaziçi'nde rahatça var olamayan, kampüse ait hissedemeyen arkadaşlarım için de üzgünüm. Keşke siz de bunları yaşayabilseydiniz. Sizin deneyimlerinizi de görüyorum, umarım siz de benimkileri görürsünüz.

 

Bir de bugünkü seçimlerim içime sinmediği için hafızamı DELETE tuşuna basarak sildiğim gibi tuhaf bir ithamla karşılaştım. Bunları yazmama sebep olan da bu itham. Bugün başörtülü olmadığım için geçmişte yaşadıklarımı çarpıttığım gibi korkunç bir itham. Asla kabul etmiyorum.

 

Görülmediğimi, anlaşılmadığımı, benim deneyimlerimin geçersiz olduğunu hiç bu kadar derinden hissetmemiştim.

 

Ama neye sebep oldu bu suçlama; kendi deneyimimin hakikatine sıkı sıkı sarılmama. Teşekkür ederim.

 

Benim Boğaziçi deneyimim böyle.

Hiç kimseye hiçbir bir borcum yok.


(Bu yazı 12.01.2021 tarihinde Daire.iki websitesinde yayınlanmıştır.)