Hep tez, hep makale bir yere kadar. Bugün içimden farklı bir şey yazmak geldi. Gezi Bloğu yazmak! Ve bugün ilk yaptığım geziden başlıyorum. İşinize yaramasını dilerim..
Ben doğa yürüyüşü yapmayı çok severim. Tutku gibi bir şey benim için. Bugün yürümek için eve yakın olan ormanlardan ODTÜ Ormanı'nı seçtim ve başladım yürümeye. ODTÜ'de ormanın çoğu Çam ağaçlarından oluşuyor ve yazın Ankara'da hava çok kuru olduğu için çatır çatır ve diken diken bir orman buluyorsunuz. Ben de adımlarımdan çıkan çatırtıları dinleye dinleye ormanda ilerledim. Çıktığım saat pek de yürüyüş saati değildi. Öğlen bir civarı, güneşin en tepede olduğu zaman. Sanırım hayvanların çoğu uyuyordu. Yine de ormanı bu kadar sessiz bulmayı beklemiyordum. Kuşlar bile sıcaktan mayışıp bir köşede uyumuştu sanırım. Kuş sesi bile yok denecek kadar azdı.
Doğaya çıktığımda şehir hayatından arınmam biraz zaman alıyor. Şehirde yaşayan biz zavallı insancıklar hep bir şeylerle meşgul olmaya, koşturmaya ve plan yapmaya alışkınız. Doğa ise aşk gibi, sadece arzu ve aylaklık vaadediyor. Sessizlik ve görevsizlikle karşılaşan beynim, bu durumların ikisine de alışık olmadığından genelde önce bir bocalıyor. O yüzden sessizliğe alışık değilseniz zihninize düşüncelerin iyice akın etmesine izin verin. İyice gelsinler sonra yapacak bir şey bulamayıp gidecekler merak etmeyin ;)
Benim de önce kafama görev listeleri geldi gitti. Topu topu bir saatim vardı bu yürüyüş için. Bir saat boşluk sonra yine şehir, görevler, planlar falan. Hayat devam edecek. Bir saat sonrasını planlamam gerekiyordu. Birkaç kişiyle mesajlaştım, sonra hemen telefondan kurtuldum. Yürümeye devam ettim. Kırgın olduğum insanları, diyalogları, yaptırıp doktora sonucu göstermediğimiz tahlili, kütüphaneden aldığım kitapları düşündüm. Gelmelerine izin verdikçe tek tek gittiler. İşte böyle düşüne düşüne ilerliyordum. Ağaçları, doğadaki sesleri hala duymaya başlamamıştım. Ne kadar yürüyeceğimi, kaç km gidip gelmeyi hedefleyeceğimi, adım sayısını falan düşünmeye başladı kafam bu sefer de. Neyse bunu da yapmayacağımı, yoksa o hedefle hızlı yürüyüp bütün keyfimi kaçırabileceğimi güzelce gülümseyerek geri bildirdim zihnime. Sakin ol zihin.
Güzel bir gölge beğenip oturdum çatır çutur. Ormanda ilerlediğinizde bazen yollar kayboluyor ve sonsuza kadar gidiyormuş gibi görünen bir çam ormanı görüntünüz oluyor. Bu sonsuzluk hem tekinsiz hissettiriyor, hem de zihin açıcı sonsuza uzayan felsefi bir ormanda kaybolmak. Böylece yürürken yavaş yavaş ormanı duymaya başladım. Burada güzelce kendimi tam olduğum yere çeken kısa bir meditasyon yaptım. Bu alıştırmayı da paylaşayım siz de yapın. Hem düşünce akınına karşı, zihninize oynayacak bir oyuncak da veriyorsunuz, güzel oluyor. Meditasyon da değil de alıştırma gibi. Sizi ana çağırıyor. Önce etrafa bakıp gördüğünüz beş şey seçip söylüyorsunuz. Sonra duyduğunuz dört şey. Sonra dokunduğunuz üç şey. Sonra kokladığınız iki şey. Ve son olarak tattığınız bir şey. Bu alıştırmayı yaptığınızda hem kendinize hem de içinde bulunduğunuz mekana dair canlı bir hisse sahip oluyorsunuz. Şehirde kaybolan, kendine yabancılaşan varlığınızı yeniden capcanlı bulmak gibi. Bu yazıyı okurken ağzınızda nasıl bir tat var. Hemen bunu düşünmeyi deneyebilirsiniz. Gözlerinizi kapatıp ağzınızdaki tada odaklanın. Nasıl? Anında 'Şimdi ve Burada'ya geldiniz mi? Diğerlerini de yapın, çok işe yarıyor.
İşte bir orman sonsuzluğu.
Yeşil dallar, mavi gökyüzü, kuru yapraklar, ağaç kabukları, bir kuş sesi, bir böcek, rüzgar, oksijen, üstüne oturduğum diken gibi çam iğneleri, son içtiğim suyun tadı. Ormanı dinlerken belli belirsiz bir ambulans sesi de duydum. ODTÜ hem şehrin içinde hem de dışında gibi. Dışarıda kalan o belli belirsiz "şehir" iyi hissettirdi. Sessizlik daha büyüktü. Hafif esen rüzgarın dallara değdiğinde çıkardığı minicik sesi duyabiliyordum mesela.
Bir doğa yürüyüşünden beklediğim başka bir güzellik de ortamın kendiliğinden gelişmişliği. Yani ne kadar yaban o kadar iyi. Mesela bu orman yapılmış, ağaçlar sıra sıra dikilmiş, o bilinç hemen belli oluyor. Tek tip, asker gibi dizilmiş bir çam ormanını gezmenin pek de keyfi yok bir gezgin için. Neyse ki koskoca ormanla pek de ilgilenememişler, nasıl yetişsinler. Bir Altınpark ya da Dikmen Vadisi gibi bakımlı ve makyajlı değil. Aralarda az da olsa başka türler de oluşabilmiş. Bir yerden bir şeyler fışkırmış, arkasından başka bir şey açmış, yabani hayvanlara açık. Az da olsa biyolojik çeşitliliğe dair ipuçları var. Her an tilki, kaplumbağa ya da değişik bir kuşla karşılaşır mıyım diye korku ile ümit arasında bekleyebiliyorsunuz. Ki ben bugün birine rast geldim. Az sonra anlatacağım!
Doğa içinizdeki neyse size onu sunan engin bir alandır. Bir doğa gezisini sadece salyangoz kabukları ya da farklı yaprak çeşitleri toplayarak geçirebilirsiniz, bu arada farklı kuş sesleri hiç dikkatinizi çekmeyebilir. Tatlar, kokular, şekiller, dokular hepsi farklı farklı insanlara hitap ediyor olabilir. Yani bilimsel bir araştırma için veya ticari kaygılarla yola çıkmadıysanız amaç zaten doğaya hakim olmak değil, orada kendi içinden geleni takip etmek. Bu yüzden yürüme hızını hesaplamak ya da katedilecek kilometrelere dair hedefler koymak bu ruhu takip etmenize engel oluyor. Şehir temasından ve görev yüklü zihinden arınmak çocuksu bir ruh ortaya çıkarıyor. Merak edince duran, yürümeyi bırakıp aa o ne diye düz yoldan sapan, hevesi geçince yürüyüp giden, çok da hedeflere planlara falan takılmayan bir şey bu çocuksu ruh. O zaman ormanın akışına kaptırabiliyorsunuz.
Ben de bugün muhteşem renkli bir çiçek gördüm. Tek başına kurumuş çam iğnelerinin ortasında duruyordu. Ona bakmak için eğildim, eğilince yerde beyaz bir salyangoz kabuğu gördüm. Sonra bir tane de benekli, bir tane spiral, bir küçük, bir büyük derken kendimi kabuk toplarken buldum. Kendilerine iyice hayranlığımı belirtip, bol bol toplama hevesimi de alınca kalktım. Ne kadar oyalandım bilmiyorum. Hazine toplama kutumu, defterimi, suyumu geri çantama koyup, yeniden yürümeye başladım. Bu sefer de garip ve yüksekçe bir ses duydum. Korkmuş ama sesi kısılmış bir kurbağaya benziyordu. Yoldan sapsam yabani bir hayvanla karşılaşır mıyım diye düşündüm. Sonra yardıma ihtiyacı olan bu sese dayanamadım ve o yöne yürümeye karar verdim. Yaklaştıkça kuş sesi olduğunu anladım. Yine de değişik bir kuş sesiydi. Karga desem karga değil, güvercin desem güvercin değil. "Kuş kuuş" diye seslendim. Yok. "Kuş kuuş noldu sana? Nerdesin?" dedim. Birden çıkıverdi. Kırmızı kanatlı değişik koca bir kuş. Saksağandan biraz büyük, işte o boylarda. Yavaşça süzülüp başka bir dala kondu. Süzülmesi hayranlık uyandırıcıydı. Bu anlar doğada yaşadığınız en büyülü anlar. Kendinizi bıraktığınızda karşınıza çıkan hediyeler gibi. O daldan dala uçarken yavaşça takip ettim. Sonra kayboldu. Keşke biraz daha seyredebilseydim. Ne olduğunu da anlayamadım. İşte kuş bilgim bu kadar. Belki bilen arkadaşlar yazıyı okursa dönüş yapar. Ben de size yazarım. Şimdilik kendisine gizemli kuş adını veriyorum.
Gizemli kuş yolundan dönerken de ağaç kabukları beni cezbetti. Biraz da kabuk topladım. Onları hikaye kartları gibi kullanmayı düşünüyorum. Her biri kahve falı gibi, ya da bulutlardan fil bulmak gibi şekil şekil. Ve yerlerde hazine gibi dopdolulardı. Canlı olanları koparmak yerine; ölü, kopmuş ve kurumuş olanları hazine olarak toplamayı Doğa Evi'nden öğrendim. Bunu uyguluyorum, çünkü bu zevk alırken zarar vermemeyi, oradaki yaşama saygını sunmayı mümkün kılıyor.
Bu da ben. Sümeyye. Ve gezerkenki mutluluğum.
İşte bugünkü gezim böyle geçti. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!