14 Eylül 2024 Cumartesi

Yoga, İçimdeki Çete Lideri, Ben.


Yoga hocası olunca daha sakin olunur diye bir varsayım var. Bu da yogayla ilgili pek çok ön yargıdan biri. Evet, yoğun duyguları daha kolay taşıdığınız doğru ama bu illa ki daha sakin olmak demek değil. Ben yoga hocası olunca çok daha öfkeli, çok daha kavgacı oldum. Ve bu Sümeyye’yi çok sevdim!

Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın yazarı Clarissa Estes’in söylediğine göre her insanın içinde her ikisi de var. Biri anlayışlı, empati yapabilen, şefkatli yanımız. Diğeri hakkını savunan, gerektiğinde kavga edebilen, sesini yükselten, öfkeli, küfürbaz yanımız. Benim yoga hocam Esra Sert bunlara hassas kırılgan şair ve motosikletli çete lideri diyor. Bu ikisinin içimizde doğal bir dengesi var. Fakat bir toplum içinde yaşıyoruz ve hayatımızda dönem dönem bunlardan birine daha çok ihtiyaç duymak da normal. Bazen de bu denge öyle bozuluyor ki diğer yanımız küçülüyor küçülüyor, onun varlığını unutacağımız kadar bastırmış oluyoruz. Halbuki bu taraflar ne kadar küçülseler de aslında hep oradalar. Her ikisinin de kaynağı hep sizde.

 

Hangi taraf baskınsa biraz öteki tarafta vakit geçirmekte fayda var diyor Estes. Ben de bunu Esra Hocamdan öğrendim. Benim hassas kırılgan şair’im tavan yapmış. Empati empati empati… Ben bu yanımı çok seviyorum elbette. Dünyadaki herkese karşı içimde şefkat duymak, anlamaya çalışmak, sevebilmek inanılmaz güzel bir yetenek. Ama aynı zamanda içimde bir savaşçı da olduğunu unutmuşum. Bu yanıma ihtiyacım olduğunda çağırsam da gelmiyordu artık.   


Motosikletli çete lideri içimde uyuyormuş meğerse. Yoga ve meditasyonla biraz dürtükleyince yavaş yavaş uyanmaya başladı. Bir baktım daha kararlıyım, sinirimi bozan olursa ağzımı açıp kendi fikrimi söylemek bir nebze olsun kolaylaşmış, kavga ediyorum, hakkımı savunuyorum. Ve inanılmaz iyi hissettiriyor. Hatta küfür bile ediyorum. Evet ben buralarda pek vakit geçirmemişim. Burası benim konforlu hissettiğim, alışık olduğum yer değil. Ama Estes haklıymış, konfor alanınızın dışında biraz vakit geçirmek acayip keyifli!   

Peki aynı yoga nasıl kimini şair, kimini çete lideri yapıyor derseniz... Evet aynı yoga herkes üzerinde farklı bir etki yaratabiliyor. Eğer daha asabi olmaya ihtiyacınız varsa yoga sizi daha asabi biri yapar. Sakinleşmeye ihtiyacınız varsa sakinleştirir. Hepimizin sinir sistemi farklı. Sinir sisteminiz donmaya meyilliyse yoga sizi harekete geçiriyor. Savaşçı pozları, güneşi selamlar, hepsinin doğrudan somatik etkileri var beyne. Ve aynı yoga bedenini hissetmeden koşturup duran birine durma imkanı da veriyor. Sen hangi uçta olursan ol, yoga seni dengeliyor.

Yoga yaparken kendinizi unutmadığınız, pozların içine girmek için hırs yapmadığınız mindfulness temelli bir yoga yapıyorsanız yoganın içinde sizin için davetler vardır. Empati yapan tarafını unuttuysan o tarafa davet eder, hakkını savunabilen tarafını unuttuysan, buraya davet edilirsin. Bunlar tatlı davetlerdir, hissedersin. İster kabul edersin, ister etmezsin.


Mata çıktığım zaman savaşçı pozlarıyla ilişkime bakıyorum. Kollar havaya kalkıyor, göğüs kafesi karşıyı gösteriyor, tüm beden aktif, kalp atışları hızlanıyor, bu bana nasıl hissettiriyor. Bazen harika hissettiriyor. Bazen inanılmaz yoruluyorum. Ama kendimi tanıyorum, bana iyi geldiğini biliyorum artık. Sonrasında da etkileri devam ediyor gün içinde. Kalkıp bir iş yapasım gelmiyorsa, bir birinci savaşçı pozu beni harekete geçirmeye yetiyor.

 

Sürekli affetmek yerine biraz da “Fuck you” diyen Sümeyye’ye içimde yer açtım. Başım gözüm üstüne motosikletli çete lideri ben. Yoga yaparken her gün kendimi yeniden keşfediyorum, ah kendim, her halimi ne çok seviyorum!
 

Sizin de benim gibi hassas kırılgan şairiniz baskın, çete lideriniz uykudaysa, kendime bir ödev verdim size de vereyim. İçinizden geçip de dile dökmediğiniz, rahatsız olduğunuz aman “neyse” onun istediği gibi olsun dediğiniz bir anınızı fark edin bugün. Peki içinize atmayıp söylemeyi denemek nasıl olurdu? En zorlandığınız yerden başlamayın. Kolay bir yerden başlayın. Diğer tarafta biraz vakit geçirin.


(Bu yazı 26.03.2021 tarihinde Daire.iki websitesinde yayınlanmıştır.)

Türkçe Pop Müziğinde Psikolojik Sorunlu Erkekler

 Geçenlerde taciz ve şiddet konuşurken fark ettim bunu. Şarkılarda şiirlerde anlatılan aşk oldukça sorunlu. En popüler şarkılar taciz ya da şiddet içeriyor. Aslında sorun bireylerde değil. Sorun popüler kültüre dahi yansıyan kolektif bilinçaltında. O yüzden tacizi tartışırken, bunu bireysel olarak ele almak yerine kökten çözmeliyiz diye düşünüyorum. Türkçe pop şarkılarına bir daha dönüp bakmalıyız mesela; aslında biz ne söylüyoruz, konserlerde bas bas ne diye bağırıyoruz, kolektife nasıl dahil oluyoruz. Şarkı sözlerinde aşk diye anlatılan aşk mı beraberce bakalım. Şarkıları okuyalım.

 

Kuzu Kuzu – Tarkan

İşte kuzu kuzu geldim

Dilediğince kapandım dizlerine

Bu kez gururumu ateşe verdim de geldim

İster at ister öp beni ama önce dinle ve bak gözlerime

İnan

Bu defa

Anladım durumu tövbeler ettim

 

Tarkan’ın durumu anladığı yok. Bu aşk değil, bu “trauma bounding”. Bazen birine tutkuyla çekiliyorum zannedersiniz ama tutku sandığınız şey travmalarınızın size hatırlatılmasıdır. Bunu bilerek yapmazsınız ama bilinçaltınız sizin görmediğiniz işaretleri okur. Kendisine tanıdık olanı bulur. Önünüze koyar. Bu toksik bir ilişkidir ama siz taviz vererek sevgiye tutunmaya çalışırsınız Tarkan gibi. Ama paylaşılan bir kaç an da çok güzeldir bir yandan. Siz taviz verdikçe verirsiniz. O anların büyüsü, katlanma kapasitenizi artırdıkça artırır. Dizlerine kapandığınız biriyle zaten mutlu olamazsınız arkadaşlar. Olsa olsa unuttuğunuz travmalarınız size hatırlatılacak ve yüzleşmeniz gerekenlerle yüzleşmeniz için size fırsat sunulacaktır. O kadar. Mesela Tarkan’ın burada kendi standartlarını belirlemeyi ve kendine saygı duymayı öğrenmesi gerekiyor.

 

Kenan Doğulu - Kandırdım

Peşinden az koşmadım ki...

Ele güne rezil oldum.

 

Bir kere birinin peşinden koşmak başlı başına ne desem. Takıntı göstergesi. Siz yapıyorsanız sizin sınır çalışmanız gerekiyor, size yapılıyorsa ve hoşunuza gidiyorsa yine sınır çalışmanız gerekiyor. Koyulan sınırlara saygısız olmak hiçbir zaman romantik olmasın lütfen. Artık eşit ve saygılı olmak romantik olsun.

 

Kandırdım. Nazlı yari. Sonunda çılgın sözlerle

Kandırdım. Güzel gözlümü. Oyunlarla.

 

Bu da manipulasyon 101. Oyunlarla bir kadını kandırmanın hiçbir romantik yanı yok. Romantik değil, hoş değil, sevimli değil. Sadece Türkiye toplumunda ilişkilerin neden ve nasıl toksik olduğunu gösteren bir bilgi edinmiş oluyoruz.

 

Serdar Ortaç- Mesafe

Bir zamanlar sevdiğin aşkı bildiğin günler oldu mu

Bana güller verdiğin tatlı nameler gerçek oldu mu

Hiç yüzünden darılmak

Her güzel şeye alınmak

Bitik ve mutsuz anılmak

Alın yazımsa sildim çoktan

Peşimden gelirsen

Aşk için dilenirsen

Nerde yanlış bilirsen

Çözmeyi düşünürsen

Belki bir gün bulursun

Ama sen onu da unutursun

 

Bu müthiş bir parça gerçekten. Burada Serdar Ortaç bir şizofren. O yüzden şarkının içinde de her şey var. Belli bir analiz yapamıyorum. Ama gördüğünüz gibi bu kişi size asla huzur vermiyor. Kendi de mutlu olamıyor, sizi de mutlu edemiyor. Boş ver hak etmiyorsun diye başlayıp, geldim anlamıyor diye bitiyor. Kısacası uzak durun kızlar bu adamdan size fayda yok.

 

Göksel- Sen Orda Yoksun

Siyah beyaz bir adamdı

Hayalimdeki resim

Kadehimi fırlattım yüzüne

Kızgınım hiç bilmeyişine gelmeyişine hissetmeyişine

Sen orda yoksun

Çağırdığımda

Ruhumun kara boşluğunda

Sen orda yoksun

 

Aslında bu şarkıda Göksel’de bir sorun yok. Göksel burada narsizm mağduru. Gayet sorunu da çözmüş kafasında. Sevmeye çalıştığı adam narsist. Ve narsistler aslında yoktur. Vaatlerden oluşan parlak bir ambalajları vardır yalnızca. Hayalinizde çok hoş bir resimdir o. Ama hevesle o paketi açtıkça karanlık boşluklardan başka bir şey bulamazsınız. Narsist bilir gibi görünür bilmez, gelir gibi yapar gelmez, hissettiğini söyler hissetmez. Daha sonra Aşkın Yalanmış’da da detaylarıyla açıklıyor Göksel bu durumu. Hepsinin rüya olduğunu ne kadar erken fark etseniz o kadar iyi. Bir de zaten sağlıklı insanlar süslü ambalajlara ihtiyaç duymuyor, sizi göklere çıkarmaya gerek duymuyor, love-bombing yapmıyor. 

 

Biraz da sağlıklı olanlara bakalım...

 

Nil – Kanatlarım Var Ruhumda

Geçmişe gitmem küsüm gözyaşlarımla

Daha mutluyum ben hatalarımla

Karanlıkta yanabilirim

Boşlukta durabilirim

Düşmem ben kanatlarım var ruhumda

Geldiğim gibi gidebilirim

Aştan vazgeçebilirim

Zincir yok ki benim boynumda  

 

Hiç kimse vazgeçilmez değildir arkadaşlar. Öyle sonsuza dek bir akıntıya kapılıp gitmek zorunda değilsiniz. Evet aşk bilinçli zihinde değil bilinçaltında gerçekleşen bir şey. Dolayısıyla orada kontrolümüz olmadığı doğru. Kime ne zaman aşık olacağımızı seçemiyoruz. Bilinçaltı kafasına göre takılıyor. Ama Psikolog Filiz Kaya Ataklı’ya göre uzun vadede siz bilinçaltınızı değiştirebiliyor ve çekileceği yerleri yönlendirebiliyorsunuz. Dolayısıyla Nil doğru söylüyor. Aslında hiçbir koşulda boynumuzda zincir yok. Tarkan’ın Kuzu Kuzu’sundan, Göksel’in Sen Orda Yoksun’una, oradan da Nil’in Kanatlarım Var Ruhumda’sına geçebiliyoruz. İnsan zeki bir varlık. Bilinçaltı, limbik sistem, travmalar, mızmız çocuk iç sesi, kuralcı ebeveyn iç sesi falan hepsinin üstünde hepsini birden algılayabilen, analiz edebilen, orkestra şefi gibi yönetebilen bir üst bilincimiz de var. Onu dinleyin pişman olmazsınız.

 

Not: Bu yazı profesyonel yardım, teşhis, bilimsel bilgi içermemektedir. Eğlence ve biraz da eleştirel düşünce uyandırmak amacıyla yazılmıştır. Yazar bir psikolog değildir. Pek yakında çalışmalarını kitaplaştırmayı düşünmüyor, biraz da dizi izleyip dizi ilişkilerine odaklanmayı planlıyor.


(Bu yazı 17.02.2021 tarihinde Daire.iki websitesinde yayınlanmıştır.)

 

Boğaziçi’nde Başıma Gelenler: General In Particular- Particular In General

2004- 2010 yılları arasında Boğaziçi sosyoloji bölümünde başörtülü bir öğrenci olarak okudum. Beni derinden etkileyen bu okulda yaşadıklarımı, kendi Boğaziçi deneyimimi bazı okul arkadaşlarım dahil çoğu insanın bilmediğini fark edince anlatmam gerektiğini hissettim.

 

Boğaziçi’ni kazandığımda iyi bir okul kazanmış olmam ve kampüsün güzel olması dışında pek de bir şey bilmiyordum. İlk önce kampüste ve camide karşılaştığım başörtülü kadınlarla arkadaş oldum. Ortak pek çok şeyimiz vardı. Okula giriş çıkışlarımız sorunluydu mesela. Doğal olarak hemen arkadaş oluyorduk ve birbirimizi tanıyorduk. Benzer deneyimleri yaşadığımızdan ve dayanışma kültürüm olduğundan benden farklı da olsa bütün başörtülü öğrencilerle dayanışmaya çalıştım. Özellikle okul girişinde başörtülü kadınların sekülerizme transform olması amacıyla yerleştirilen “kabin”de dönüşürken yaşadığımız diyaloglar inanılmazdı. Şapka, kapüşon, iğne, bone ne lazımsa paylaşıyorduk ve “kabin”de her zaman ekstra bir kutu şapka bulunurdu. Ah bu Türk tipi sekülerizm!

 

 

Ben okulu kazandıktan birkaç dönem sonra bir yasa değişikliği olmuştu ve okula başörtülü giriş çıkışların önü açılmıştı.

Fethullah Gülen cemaatine mensup kadınlar yasa değişikliğine rağmen okula başörtülü girmemizi eleştirdiklerinde dayanışmaya dayalı hayat görüşümü onlara karşı sürdüremedim. Okula girerken şapka takmadığım için beni ilk gelip suçlayan ve uyaran kişi fetullahçı bir kadındı. “Önce kemalist biri çıkıp uyarsaydı, sen ikinci olsaydın bari.” demiştim. Onlara göre biz otoriteye itaat etmemiş oluyorduk. Sorun çıkarıyorduk. Onları da zor durumda bırakıyorduk falan. Acildi demek ki.

 

 

Neyse, sonra beklediğimiz üzere yasaklar kalktı. Okula rahatça girmeye başladık. O zaman benim sorguladığım şey Müslüman öğrencilerin hala kampüste değil iki kampüs arasında yer alan caminin toplantı salonunda etkinliklerini yapmasıydı. Neden kampüse bu kadar mesafeli olmamız gerekiyordu? O sırada Boğaziçi’nde önce karanlığı sorguluyoruz, sonra kardeşlik istiyoruz adında toplanıp açık toplantılar yapan solcu, Kürt, feminist öğrenciler vardı. Bu toplantılar ilgimi çekiyordu ve kendi arkadaşlarımı ikna edemiyordum beraber gitmeye. Sonunda bir gün tek başıma gittim.

 

Beni dersler kadar kampüste hocalar, öğrenciler bir arada yaptığımız bu açık derslerin, toplantıların ve eylemlerin yetiştirdiğini söyleyebilirim. Tek başıma ilk katıldığım öğrenci yürüyüşünde politika bölümünden Ayşen Candaş Bilgen beni görüp yanıma gelip sarılmıştı. Unutmuyorum.

 

Bir sosyoloji öğrencisi olarak kampüsteki etkinliklere katılmamak, başka insanları tanımaya çalışmamak benim için zaten olanaksızdı. Boğaziçi benim için güney kampüstür. Twitter’da timeline’ı aşağı kaydırır gibi Güney kapıdan aşağıya inerken asılan afişleri okuya okuya yürümeye bayılırdım. O zaman Twitter yoktu. (Bunu yazarken kendimi çok yaşlı hissettim :D) Tüm gündem afişlerde olurdu. Dans Kulübünün gösteri afişinin yanında sosyalist bir bildiri, yanında Kürtçe bir afiş, ardından İK’nın kocaman kariyer buluşması afişleri, öğrenci gruplarının toplantı çağrıları, film gösterimleri, kulüp tanışmaları. Böyle uzayıp gidiyor. Kimse kimsenin afişini yırtmıyor. Karşı görüşteyseniz, yanına kendi afişinizi yapıştırıyorsunuz.

 

Kendi sınıfımda sürekli psikolojik şiddetine maruz kaldığım kemalist bir kadın vardı. Sınıf arkadaşım! O kendini bilir. Bir gün bana korkunç bir mail atmıştı. Gericilik vs diye başlayan. O mail, antropoloji dersinde  üstüne analiz yaptığım final ödevim oldu. A aldım. Haberin olsun :) SOC 487 Nükhet Sirman’ın duygu antropolojisi dersiydi.

 

Bir gün tarih kulübünde okuma grubu açar mısın diye bir teklif geldi bana. Ben de bunu nasıl yönetirim yapabilir miyim derken, yaparsın yaparsın deyip cesaret verdiler bir üst dönemdeki öğrenciler. Böylece komisyonu kurduk. Bir kulübün anahtarının bana verildiği ilk anımdır.

 

Sonra Kadın Araştırmaları Kulübünde, Folklör Kulübünde hala düşününce acayip heyecanlandığım harika işler yaptık. Okulda 8 Mart’ta nerede stand açılacak, Newroz’da hangi filmin gösterimi yapılacak, kampüste olan biten her şeyi biliyordum ve büyük bir zevkle takip ediyordum.

 

Elbette her şey güllük gülistanlık ya da mükemmel değildi. Ama Boğaziçi bana farklı düşünsek bile birbirimizi dinleyecek bir alan açmıştı, konuşunca insanların beni dinlediği ve benim de başkalarının deneyimlerini kalbimi açarak dinlediğim bir alan.

 

Barışçıl bir şekilde karşılıklı konuşulabilen bir alana bugün Türkiye'de hala ne çok ihtiyaç olduğunu düşünürsek geçmişimde bir dönemliğine de olsa yaşadığım bu deneyim hala çok kıymetli geliyor bana.

 

Sonra rektör değişikliği oldu. Yeni rektör başörtülü öğrencilerden kampüse girerken "Suç işlediğimi kabul ediyorum" diyen bir dilekçeyi imzalamamızı istedi ve kapıda yine güvenlik görevlileriyle kavga etmeye başladık. Bu da ikinci bir kırılma noktası olmuştu benim için.

 

Böyle bir dilekçeyi asla imzalamamaya karar verdik. Bizim yerimize başörtülü olmayan arkadaşlarımız imzaladılar dilekçeyi. "Ben bugün kot giydim. Hatamın farkındayım. Saçımı kırmızıya boyattım. Suçumu kabul ediyorum." diyen yüzlerce dilekçe.. İmzalandı, rektörlüğe gönderildi.

 

Bu insanlar benim hayata bakışımı şekillendirdi. Dayanışma mümkün. Özgür bir ülke mümkün. Bu ülkede kendin olarak var olabilmek mümkün. Başkasını kalpten dinlemek mümkün. Başka sözlere insanlara alan açmak mümkün. Boğaziçi benim özgürlüğe ve dayanışmaya inanma sebebimdir.

 

Sonra bir gün giriş kapandı bize tamamen. Derse girmemin hiçbir yolu yoktu. İşte “Sen derse gelemiyorsan, biz dersi yukarıya getiririz.” Cümlesinin öznesi olan başörtülü öğrenci benim. Bazen bundan bahsedildiğini duyuyorum. Bana bunu söyleyen de politika bölümünden Zeynep Gambetti idi.

 

60 kişilik bir sınıftı. Ben sınıfta tek başörtülü öğrenciydim. Bana 60 kişinin bir kişinin yanına gelmesi teklif edildi. Telefonu kapattım. Güney kapıda durduğum kaldırım kenarına oturdum ve ağladım. Hiçbir teorik ders bu kadar öğretici olmamıştır benim için.

 

Daha o kadar çok anım var ki. İlk aklıma gelenler bunlar. Benden önceki dönemde Boğaziçi'nde rahatça var olamayan, kampüse ait hissedemeyen arkadaşlarım için de üzgünüm. Keşke siz de bunları yaşayabilseydiniz. Sizin deneyimlerinizi de görüyorum, umarım siz de benimkileri görürsünüz.

 

Bir de bugünkü seçimlerim içime sinmediği için hafızamı DELETE tuşuna basarak sildiğim gibi tuhaf bir ithamla karşılaştım. Bunları yazmama sebep olan da bu itham. Bugün başörtülü olmadığım için geçmişte yaşadıklarımı çarpıttığım gibi korkunç bir itham. Asla kabul etmiyorum.

 

Görülmediğimi, anlaşılmadığımı, benim deneyimlerimin geçersiz olduğunu hiç bu kadar derinden hissetmemiştim.

 

Ama neye sebep oldu bu suçlama; kendi deneyimimin hakikatine sıkı sıkı sarılmama. Teşekkür ederim.

 

Benim Boğaziçi deneyimim böyle.

Hiç kimseye hiçbir bir borcum yok.


(Bu yazı 12.01.2021 tarihinde Daire.iki websitesinde yayınlanmıştır.)

3 Ocak 2020 Cuma

Kaptan Fantastik: Çocukluk Söylemi ve Sinema Üzerine Bir Deneme

Bu yazı ilk olarak MSGSÜ Sosyal Bilimler Dergisi 15. Sayı'da Yayınlanmıştır.

Modern zamanlarda çocuk kategorisinin işlevi nedir ki, şu anda böyle bir kategorimiz var? “Bilgi” olma imkanının yalnızca iktidarın işine yaramaktan geçtiğini söyleyen Foucault’ya göre modernite, toplumsal ilişkileri organize etmek için toplumu bilgiye dönüştürme ve bilgiye dönüştürdüğü toplumu da birim birim kategorize etme ihtiyacı duymaktadır[1]. Çocuk doktoru, çocuk parkı, çocuk mağazası, çocuk filmi, çocuk menüsü, tüm bu çocuğa ayrılmış ve tanımlanmış alanlar, çocukları el üstünde tutulan bir grup insan mı yapar, yoksa tanımlanarak dışlanan bir grup haline mi getirir? Bu denemede, çocukluk kategorisini tartışmak ve çocukluk üzerine tartışmak için bize alan açtığını düşündüğüm Captan Fantastic (Ross, 2016) ve Into the Wild (Penn, 2007) filmlerini de bu bağlamda gündeme getirmek istiyorum. 

Ağzımızı açtığımız andan itibaren güç ilişkilerine dâhil olduğumuzdan, konuşarak güç ilişkilerini sorgulamanın ve yapı-söküm yapmanın imkânsızlığıyla tekrar tekrar karşılaşırız[2]. Bu yazıda da çocuk kelimesinin geçtiği her yerde çocukluk kategorisi yeniden üretildiğinden, tartışmanın kendisi kendi sınırlarını aşmayı denerken her seferinde yeniden kelimelerin engeline takılacak. Bu sebeple makalenin toplumsal kategorilerin sınırlarını yapı-söküme uğratma konusunda iddialı olmadığını, fakat içine doğulan sınırları konuşmanın zorluklarıyla bir yüzleşme denemesi olmasını umarım.
Çocuklar, Devletler ve Halklar
Sözlükteki tanımı kısaca; küçüklük, deneyimsizlik, soy devam ettiricilik, yakışıksız davranışlar, bebek veya ergen olmamak. Bugün çocuk öncelikle nüfus, aile, cinsellik, ekonomi, tüketim ve yeniden üretim mekanizmaları, bilgi, eğitim gibi pek çok meselenin tam ortasında yer almaktadır[3]. Öyleyse “çocuk” kategorisi öncelikle modern devlet tarafından şekillendirilen bürokratik bir kategoridir. Çocuğun modern iktidarın kullanım alanına girmesi ve bu şekilde tanımlanması ise çok da eski değil. Foucault ailenin, cinselliğin, kadınlığın ve erkekliğin bir polis işine dönüştüğü tarih olarak 18. yüzyılı işaret eder[4]. Cinsellik gibi çocukluktan da, yönetilecek, yararlılık sistemleri içine sokulacak, herkesin azami iyiliği için düzenlenecek, en yüksek verimlilik doğrultusunda işletilecek bir disiplin alanı olarak söz edilmeye başlanması bu döneme dayanmaktadır[5]. Örneğin 18. yüzyılda iktidar tekniklerinin en büyük yeniliklerinden biri bir sorun olarak “nüfus”un ortaya çıkmasıdır. Tüm eğitim sisteminde çocuk cinselliğinin bir kamusal soruna dönüştürülmesi, salt ahlakla değil, rasyonellikle ilişkili olacak bir söylem ışığında ele alınması; çocuk kategorisinin yalnızca hukukun değil, aynı zamanda -ve özellikle- tıbbın alanına girmesi, böylece akılcı söylemlerle kategorik ayrımların nesnelleşmesi aynı döneme denk gelmektedir[6]. Sonuçta çocuk, çözülmesi gereken bir sorun olarak tanımlanmaya başlandığında, modern bir kategori olarak da belirginleşmeye başlar. Bir dizi gerilim, çatışma, uyum çabası ve yeniden aktarma uğraşı olarak çocuk ortaya çıkmıştır. 
Modern kapitalist toplumların “iş yapılan” yetişkinlere has mekanlarında çocuk patolojik ayrıksı bir ot gibidir. Öyle belirgin bir kategoridir ki yalnızca kendisine ayrılmamış hiçbir mekana asla ait olamaz. İtaat etmesi gereken şeylere itaat etmeyi bilmez, susulacak yerde konuşur, konuşulacak yerde susar, mantığı ile psikolojisini dengeleyemez, duygularını bir yetişkin gibi bastırmaz, üretim süreçlerinde işlevsizdir, cinselliği yoktur. Bu sebeple modern toplumlarda önce çocuk ve yetişkin ayrı ayrı tanımlanır; ardından da norm olan yetişkin olarak kabul edildiğinden, çocuk norm-dışı alana kayar. Böylece endüstriyel kapitalizmin anlamlar dünyasında çocuk, üretim işlevi üstlenmediği zamanlarda yalnızca çocuksu alanlarda korunarak ve saklanarak var olabilir. Uzun vadede ise siyasal ve ekonomik bir kaynak olarak görüldüğünden bu çocuksu alanlara abartılı bir değer de atfedilir. Bu alanlar her geçen gün çoğalmakta ve her geçen gün ‘burjuvalılaşmak’tadır. Sonuç olarak modern toplumlar olarak çocuğu aynı anda hem dışlamakta, hem de dışladığımız yerleri burjuva kurallarına göre “güzelleştirip” çocuklardan özür dilemekteyiz. 

Masum Çocuk, Özgür Çocuk: Çocuğa Romantik Yaklaşımlar 
Tüm bu yasal, rasyonel ve siyasi erklerin çocuğa dair sorun ettiği her şeyin toplumsal düzeyde başka bir işlev daha gördüğünü söyleyebiliriz. Çocuğun itaatsizliği, ehlileştirilmemişliği ve belirsizliği modern düzenin bastırılmış yetişkinin özgürlük arzularını kışkırtır. Kurallar ve sorumluluklar arasında sıkışmış modern birey için çocuk bir özgürlük sembolü işlevi görür. Söylemediklerimizi söyleyebilir, yapmadıklarımızı yapabilir. Ve cinsellikten bağımsız hareket edebilir. İnsanlarla ve toplumla ilişkilenmeleri bu anlamda daha farklı, daha özgür, daha rahattır. Daha düşünmeden, zihniyle hazları bastırmadan. Ortaçağ Avrupa’sında çocuklar günahkar, kasten kötü ve tamamlanmamış yaratıklar olarak görülür[7]. 19. yüzyılın sonlarından itibarense çocukluk, hassaslık ve masumiyet üzerinden algılanmaya başlar [8]. Böylece modern toplumlarda çocuk, zihni ile hazlarını bastıramadığı için kabul edilemezdir; fakat aynı zamanda tam da bu nedenle samimiyetsizlikler yapaylıklar içinde yaşayan modern yetişkin bireyin en derin arzularına dokunabilmekte, kaybedilen doğallık ve gerçeklik imgeleriyle bağ kurmasına yardım etmekte, böylece yetişkinde sonsuz bir hayranlık uyandırmaktadır. Örneğin Heidi’nin hikayesinde İsviçreli Johanna Spyri bize oldukça sert ve anti-modern bir öz-benlik imgesi sunar. 

Heidi’nin dağa ilk tırmanırken üzerinde bulunan kalın şehirli dağa uygun olmayan kıyafetler şehir hayatını ve moderniteyi temsil etmektedir. Heidi’nin bunaltıcı kıyafetleri aslında modernitenin samimiyetsizliklerini, etiketlerini ve hesaplarını temsil etmektedir. Modernite yaşamı zorlaştıran, insan hayatı üzerinde gereksiz bir yüktür. Heidi bu kıyafetlerle birlikte modern hayatın kurallarını, rasyonel dayatmaları da tek tek üzerinden atar ve yavaş yavaş özgürlüğüne kavuşur. İnsan ancak şehir yaşamının kurallardan azade olduğunda ‘özü’ne dönebilmektedir. Burada özümüz kimliksiz, sınıfsız, kültürsüz sadece doğaya ait insan benliğimiz olarak kurgulanır. Heidi’nin dağda şaşkınlık, hayret ve hayranlıkla geçen günleri her adımda yeni bir meditasyon biçimine, ulvi bir tecrübeye, ilahi bir vecd haline dönüşür. Heidi ait olduğu yerdedir; yaşamaktan keyif almaktadır, modern yozlaşmalardan uzakta gerçek kimliğini bulmaktadır, olabildiğince özgürdür, tam olarak duyguları ve benliği tatmin olmaktadır. Tam da modern rasyonel yetişkin bireylerin açlığını çektiği, sürekli şikayet ettiği, bir türlü tatmin edemediği, arayıp da bulamadığı, sebebini kestiremediği huzursuzluğa reçete olarak çocukluk verilir. Böylece çocuk, romantizmin fırça darbesiyle çözülmesi gereken bir sorun olmaktan çıkar ve asıl sorun olan modernitenin çözümü olmaya evrilir. 

Romantizm bize tam olarak söylediği ve vaad ettiği o kaybettiğimiz şeyi bulacağımızdır. Romantizm, ilahi bir vecd hali vaad eder, neyi özlediğimizi bilmektedir; bir hakikat değilse bile hakikate giden yollar vereceğini vaad eder insana[9]. Çocuk böylece devletin bekasını sağlayan bir nüfus planlaması nesnesi olmanın ötesinde modern duvarların çevrelediği bunalmış bireye insanın özünü ve gerçek arzularını hatırlatan aşkın bir sembolik değer kazanır. Örneğin Kemalizmin Türkiye’sinde çocuk 23 Nisan’larda kutlanan bir bayrama dönüşür. Böylece çocukluğa devlet politikası olarak siyasi ve kültürel semboller atfedilir. İlginç bir biçimde, Çiçek, bu dönemin basılı medyasında yaptığı araştırmada çocuğu “umut” olarak resmetmenin dışında bir çocukluk temsiline neredeyse hiç rastlanmadığını söyler[10]. Siyasi romantizmin fantezi nesnesi olmak dışında çocuğa yer yoktur adeta. Böylece çocuk hem modern birey için hayalleri besleyici romantik bir fantezi, hem de ulus-devletçi siyasette “umut” teması ile kullanılabilir bir sembol olur. Böylece kapitalizm, hem çocuğun uyandırdığı içsel hazları karşılayan yeni pazarlar üretebilir, hem de yücelen çocuğun kendisine de ödül olarak bir pazar sunmanın peşine düşer. 

Ehlileşmemişliğin Bedeli Olarak Çocuğun Kırılganlığı
Böyle uzayıp giden bir dolu ehlileştirilmemişlik, çocukları toplumun en yüce ve aynı zamanda en kırılgan varlıkları haline getirmiştir. Çocuk modern düzende hem tacizlere, suistimallere en açık kategorik grup olduğundan toplumdan korunması gerektiği, hem de itaatsizliği nedeniyle toplumu çocuksu bir itaatsizlikten sterilize etmek gerektiği düşünülür. Bu yine sembolik düzeyde de devlet ile halkın ilişkisini bize anlatmaktadır. Aynı yetişkinlerin çocuklara dikte ettiği gibi, devletler de güvenlik, ekonomi, toplumsal düzen vs gibi sebeplerle halklara şunu dikte eder: “Kendi iyiliğin için bana itaat et.” Bu “kendi iyiliğin” üzerinden tanımlanan otoritenin ise açık bir şekilde otoritenin iyiliğine dönüştüğü görülür. 

Böylece çocuk askeriye ile hapishane arası mekanlarda hem korunması, hem de yaramazlık yaparak yetişkini tehdit etmemesi için acil olarak ideolojik bir programa dahil edilir. İrfan Aktan çocukların alışveriş merkezlerinin çevrelenmiş, havasız oyun alanlarından kreşlerin loş odalarına, okul koridorlarından yurt duvarlarına kadar hayatın her alanında kapatıldığından bahseder[11]Çocuklar askerlere benzetilir, sıraya sokulur, hazır ol’da bekletilir, milli tarihi ve günün egemen ideolojisini çok iyi öğrenmeleri garanti altına alınmaya çalışılır. Ozan Sezai Zeybek kitlesel eğitimin ortaya çıkışının çok da eski olmadığından bahsediyor. Zeybek’e göre bu eğitim sisteminin ortaya çıkmasında iki amaç gözetiliyordu: Birincisi ne olursa olsun otoriteye itaat edecek bireyler yetiştirmek, ikincisi ise yetişkin olduğunda gerektiğinde birbirinin yerine kullanılabilecek bireyler elde etmek[12]. Modern düzende bu amaçlar sadece eğitim sistemiyle değil evde, alışveriş merkezinde, yolda, sokakta gündelik hayatın tamamında da çocukları bir yere kapatmak mantığında devam ediyor. Bu kapatmayı feodal sistemin köylüleri korumak için yüksek kaleler inşa ettiği güvenlik anlayışından veya modern devletlerin halkların güvenliği için sınırlar çizip yine o sınırlarda güvenlik için halkları kurban etmesinden ayrı düşünebilir miyiz? Belki de modern toplum çocuklara ve yetişkinlere ayrı ayrı korunaklı alanlar çizerken, çocukları içine almayan her mekanda aslında çocukları dışarıya değil kendisini içeriye kapatıyor, modern birey yetişkinliği bir statü olarak kabul ettiğinde devletin kendisini köleleştirmesinin de yolunu açıyor.

Into The Wild ve Captain Fantastic Örnekleri 
Peki alternatif bir anarşist çocukluk tanımı üzerine konuşabilir miyiz? Kaptan Fantastik bugün pek çok insanın da kafasını kurcalayan bir soruyu cevaplamaya çalışıyor. Büyük şehirlerde mesaili işlerde çalışan ev almak için kredi ödeyen ve çocuğunu akşama kadar bırakmak üzere en az zarar göreceği eğitim kurumunu tercih etmeye çalışan modern ebeveyn bundan başka nasıl bir alternatif tahayyül edebilir? Başka bir ebeveynlik, başka bir çocukluk, başka evler ve başka sosyal ilişkiler romantik birer retorik olmanın ötesine geçtiğinde; mevcut toplumsal düzeni beğenmeyen bir aile tahayyülündeki ideal düzeni kurduğunda nasıl bir düzen ortaya çıkar? İşte Kaptan Fantastik film boyunca bize bu tahayyülün somut bir örneğini sunmayı deniyor. Modern kapitalist sistemi sorgulayan bir çift olan Ben ve Leslie çocukları Bodevan, Kielyr, Vespyr, Rellian, Zaja ve Nai’yi Washington’da şehirden uzak bir dağda büyütmeyi hayal etmiş ve hayalindeki düzeni kurmuştur. Çocuklar burada sisteme ait bir okula, kiliseye veya kursa gitmeden kendi yaşamını idare etmek ve kendi dünya görüşünü eleştirel bir şekilde geliştirmek üzere anne ve babaları tarafından eğitilmektedir.

Kaptan Fantastik’in 2016’da tartıştığı bu meseleyi konuşurken modern düzeni sorgulayan, kaçışları ve alternatifleri tartışan önemli örneklerinden biri olan 2007 yapımı Into the Wild’dan da söz etmek gerekir. Bu iki film arasında meseleyi konuştuğu yer ve sunduğu tahayyül imkanları açısından metinlerarası bir ilişki olduğu söylenebilir. Into the Wild filminde iyi bir üniversiteden birincilikle mezun olan, profesyonel olarak sporla uğraşan ve ailesinin her tür desteğini alan Christopher McCandles tam emeklerin karşılığını alacak iyi bir iş adamı olarak hayatına devam edecekken tüm kimliklerini, biriktirdiği 24.000 doları ve kredi kartlarını bir araya toplayıp ateşe verir. Modern bireyde dehşet ve hayranlık duyguları uyandıran hiçbir şeyi olmadan sadece yola çıkan bu adamın tipik hikayesi sinema dünyasında 2007 yapımı bu film günümüz insanları için kült olacak bir ilham kaynağı olmuştur. Cristopher McCandles seyahati esnasında medeniyetten uzak bir karavanda yaşarken zehirlenerek ölür. Eğer 2007 yılında ölmeseydi ve birine aşık olup çocuklu ve alternatif bir düzen kurmayı deneseydi o da bugün 2016 yılında bir nevi Kaptan Fantastik olacaktı denilebilir. Bu anlamda Kaptan Fantastik doğrudan metinlerarası bir referans vermese de izleyiciye Into the Wild’ın devamını tahayyül ettirmektedir, dolayısıyla Cristopher McCandles’ın çıktığı macerayla ilişkilendirerek bu filmin modernizm karşıtı serinin ikinci bölümü olduğunu söyleyebiliriz.

Kaptan Fantastik de Into The Wild’a benzer olarak yetişkinliğe adım atan Bodevan’ın törensel ilk avlanması ile başlıyor. Ormanın derinliklerinde şehirden uzak olarak kurulan bu alternatif düzende babanın ve toplumun onaylaması bir diploma ile değil fakat başka bir onaylanma ritüeli ile gerçekleşiyor. Tek başına bir geyik avlayıp gelen Bodevan’a babası: “Bugün oğlan çocuğu öldü ve onun yerine bir erkek doğdu” diyor. Bodevan’a geyiğin kalbinden bir parça yediriyor. Bu arada diğer çocuklar da törene şahitlik ediyor. Ben’in anarşizmine dair sık sık post-modern seküler spiritüelizmin Budizm ve Şamanizm gibi öğelerinden referanslar görüyoruz, bunun yanı sıra Ben ve ailesi doğaya vejeteryan bir anlayışla değil mücadele edip savaşılacak bir yer olarak bakıyor. Ben’in çocuklarına hayatta kalmak için öldürmeyi bir felsefe olarak öğretmesi bugünün anarşist kültürünün beslendiği “çiçek çocuk”ların barışsever imgesinden daha farklı bir yere oturuyor. Kurdukları felsefenin bu yönü filmde çocuklar tarafından sorgulanmasa da Bodevan filmin ilerleyen sekanslarında kendi babasının kurduğu ideal sisteme pek çok açıdan isyan ediyor. Bir anlamda Bodevan’ın isyan edeceği gelenek bizzat kendisi de isyankar bir düzen bozucu olan kendi babası oluyor.  
Bir insan tüm idealizmini tam anlamıyla çocukları üzerinden yaşayabilir mi? Filmde Ben olarak tanıdığımız Kaptan Fantastik’in de en ideal şekilde çocuk yetiştirmek üzerine pek çok ilkesi var. Bu ilkeler çoğu zaman modern medeniyetin ilkelerinden farklı idealler üzerine kurulu. Örneğin, Ben’e göre çocuk zayıf ve korunması gereken bir varlık değil, aksine tek başına gayet güçlü bir canlı. Filmdeki çocuklar da farklı özelliklerine rağmen güçlü ve özgür bireyler olarak resmediliyor. 5 yaşındaki Zaja bıçak kullanıyor ve en büyük hobisi hayvan kurukafaları biriktirmek. Sabahları dövüş, avlanma ve egzersizlerle uğraşıyorlar, akşamları ise hep birlikte kitap okuyup, kendi doğaçlama müziklerini çalarak eğleniyorlar. Entelektüel seviyeleri okula giden yaşıtlarına göre çok üst seviyede, onlardan daha çok kitap okuyup, kitaplar üzerine kendi fikirlerini oluşturabiliyorlar. Herkes bir müzik aleti çalıyor, profesyonel sporcular gibi spor yapıyor, tıptan anlıyor, kendini tedavi edebiliyor, dağcılık yapıyor, geniş bir literatüre sahip kütüphaneden edebiyat ve düşünce literatürünün temel kaynaklarını kitap okuyorlar. Böylece bugünün sıradan modern ebeveynlerin de hep hedeflediği gibi “bağımsız, lider ruhlu, yaratıcı” çocuklar olabiliyorlar. 

Ben medeni düzeni daha iyisini yapmak üzere terk ediyor. Somut olarak okul, sağlık, kapitalizm, cenaze, din otoriteleri film boyunca tartışmaya açılıyor. Fakat bu kurumların empoze ettiği ideal çocuk tanımının çok da dışına çıkılamıyor. Film yalnızca mevcut modern tahayyüller içinde daha iyisini yapmış gibi görünüyor. Yani iyi olan entelektüel olmaksa, Ben’in çocuklarının çok daha entelektüel olduğunu kabul ediyoruz; iyi olan zeki olmaksa, Ben’in çocukları daha zeki ve güçlü görünüyorlar; ve iyi olan bağımsız olmaksa, Ben’in çocukları okula giden yaşıtlarına göre çok daha bağımsız ve bireysel olarak çok daha özgün kişilikler. Örneğin annelerinin cenazesi için şehre geldiklerine şehirli akrabaları çocukların okula gitmemesini eleştiriyor ve okula gidip dünyayı öğrenmeleri gerektiğini söylüyor. Bunun üzerine baba Kaptan Fantastik şehirli kuzenlerine ve kendi çocuklarına insan hakları beyannamesi ile ilgili sorular soruyor. Şehirli kuzen genel geçer bir kaç şey söylerken; kendisinden yaşça küçük ve dağlardan gelen Zaja beyannameyi anlatmakla kalmıyor, kendi özgün yorumlarını, eleştirilerini ve alternatiflerini de dile getiriyor. Burada büyüleyici derecece “iyi yetişmiş” çocuklar görüyoruz. Her birinin kendi ideolojisini ve dinini seçebilmesi medeni dünyada gerçekleştiremediğimiz liberal değerleri yeniden idealize ediyor. Dolayısıyla tüm bunlar filmi, bugünün modern izleyicisi açısından onaylanabilir ve hayranlık uyandırıcı kılıyor. Yetenekler, birikimler ve kişisel gelişmişlik üzerinden kurulan tüm bu çatışma filmde alternatif olanın, yani Kaptan Fantastik’in elini güçlendiriyor. Fakat tartışmanın kendisi zaten verili bir evren içinde kurulduğundan, “iyi” üzerine pek de yeni şeyler duyamıyoruz. “Daha iyi çocuk yetiştirmek” üzerine tartışırken, modern olanı sıkı bir eleştiriye tabi tutan filmde, bir yandan da “iyi”nin tanımı yeterince tartışılmadan kalmış gibi görünüyor. Daha iyi olmak Ben’in dünyasına göre çok bilmek, çok okumak, özgüvenli ve lider ruhlu olmanın ötesine geçemiyor. 

Filmde belki de daha derin bir tartışmanın açıldığı asıl noktanın ebeveyn ve çocuk ilişkisinin sorgulanması olduğu söylenebilir. Bir ebeveynin kendi ideallerini çocukları üzerinden yaşatmaya ne derece hakkı vardır? Çocuğun ebeveynden ayrıldığı noktada denge nasıl kurulabilir? Filmde baba Ben ve çocukları belli bir uyum içinde olsa da, ara sıra çıkan çatlaklarda modern düzene karşı getirilen alternatif düzenin de eksik olacağı fikri ile karşılaşıyoruz. Makalenin başında ele alındığı gibi filmde çocuk kontrol edilmesi gereken kontrolsüz ve zayıf bir insan olarak tanımlanmıyor veya romantik bir masumiyet ve özgürlük söylemi altında yüceltilmiş bir çocuk imgesine kaçılmıyor. Çocukları neredeyse çocuk olarak değil, sadece kendi karakterleri ile algılamaya başlıyoruz. Fakat bir yandan da Kaptan Fantastik’te çocuk başlı başına modern bir projeye, ideolojinin kendisine dönüşüyor.  Her ne kadar Ben; özgürlükçü, saygılı, toplumsal eşitsizlikleri eleştiren bir baba olsa da günlük programdan kitap okuma listelerine kadar pek çok yerde komünün otorite figürü olarak karşımıza çıkıyor. Baba anti-modernist olmakla beraber anti-modernizmi de otoriter bir şekilde uyguluyor. Devlet kurmak için olduğu gibi, anarşiyi kurmak için de en işlevsel varlık yine kurucu çocuk oluyor. Ve yine çocuk ebeveyne “kendi iyiliği için” itaat etmeye mecbur bırakılıyor. 

Sonuç Yerine 
Sonuç olarak filmde modernizmin çocukluk, aile ve eğitim anlayışına bir alternatif tahayyül edilirken., bu tahayyülün sınırları hala moderniteden bağımsız çizilemiyor; bu filmin bizzat modern düzenin içinde yaşayan biz modern bireyleri mutlu etmesi sadece modernite içinde yaşadığımız huzursuzluğu tanıyor olmasıyla açıklanabilir. İdeolojik eşitsizlikleri yeniden kurmadan bir söz söylemek hayli zor. Bu filmde de modern toplumsal ilişkiler organize etmemek değil, bunları yeniden ve farklı bir şekilde organize etmenin yolları tartışılıyor. Yaşam alanlarında çocuklara özel alanlar tasarlanmaması, kadınlar ve erkekler arasında bir hiyerarşi kurulmaması, mevcut iktidarların sorgulanması, yetişkinin ve çocuğun bilgiyi eşit paylaşımı gibi önemli meselelere dikkat çekiliyor. Bir yandan da çocuğa romantik yaklaşımlar başlığı altında ele aldığım “geleceğe dair bir umut olarak çocuk” teması filmde çok da tartışmaya açılmadan varlığını sürdürüyor. Bu bakımdan Kaptan Fantastik’in Into the Wild’la, 60lı yılların özgürlük hareketleriyle, İsviçreli romantik yazar Johanna Spyri’nin Heidi romanıyla, hatta kendini keşfetmek için doğayla bütünleşmeyi öneren modernizm karşıtı Alman rahip Herder’le ve diğer pek çok idealist ve romantik literatürle bağlantısını kurmak mümkün. İnsan her daim kendi türü olan insanın mevcut varlığından daha iyisi olabileceğini düşünmeyi arzuluyor. Aslında çocuk ve alternatif eğitim tartışmasının temelinde de bu benlik ve arzunun yattığını söyleyebiliriz. Modern kapitalist mantığın altında yatan endüstriyel ve tek tipçi yaklaşım bugünün modern ebeveynlerini rahatsız ediyor. Kaptan Fantastik tam da bu rahatsızlığa, alternatife duyulan arzuya ve modern ikilemlerin yarattığı güncel tartışmalara dayanarak çocukluğun alternatif açıklamaları üzerine düşünmek için bize bir başlangıç noktası sunuyor; ama sadece bir başlangıç noktası. 
  

KAYNAKÇA 

AKTAN, İrfan. “Yangın Merdiveninin Kilidi”. Gazete Duvar. 2016.

BROCKLISS, Laurence. “Introduction: The Western Concept of Childhood”. Ottoman History and its Heritage. Edit. Suraiya Faroqhi, Halil Inalcık, Bogaç Ergene. Sayı: 59. Brill. 2016.

ÇİÇEK, Nazan. (2016). “The Interplay between Modernization and the Reconstruction of Childhood: Romantic Interpretations of the Child in Early Republican Era Popular Magazines, 1924–1950”. Ottoman History and its Heritage.Edit. Suraiya Faroqhi, Halil Inalcık, Bogaç Ergene. Sayı: 59. Brill. 2016.

DERRIDA, Jacques. İslam ve Batı Üzerine Bir konuşma. Çev.Sümeyye Kavuncu. Kavuncu. Timaş Yayınları. İstanbul. 2016.

FOUCAULT, Michel. Archeology of Knowledge. Vintage Books Edition. 2010. 

FOUCAULT, Michel. Cinselliğin Tarihi. Ayrıntı Yayınları. İstanbul. 2012. 

HEYWOOD. Colin. A History of Childhood: A History of Childhood: Children and Childhood in the West from Medieval to Modern Times . USA: Blackwell Publisher. 2001.

SAFRANSKİ. Rudiger. Romantik: Bir Alman Sorunsalı . İstanbul: Kabalcı Yayınları. 2013.

ZEYBEK. Ozan Sezai. “Herkesi Okula Götürmek Değil, Her Yeri Okula Çevirmek”. Seçbir Konuşmaları, İstanbul. 2016.


Sözü Geçen Filmler
SEAN. Penn. Into the Wild. 2007.
GSPONER. Alain. Gsponer. Heidi. 2015. 
ROSS. Matt. Captan Fantastic. 2016. 




[1] Michel Foucault,  Archeology of Knowledge. Vintage Books Edition. 2010. 
[2] Jacques Derrida, İslam ve Batı Üzerine Bir Konuşma, Çev. Sümeyye Kavuncu, Timaş Yayınları, 2016. 
[3] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, 2012, s.12. 
[4] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, 2012, s.11. 
[5] A.g.e. s.12
[6] A.g.e. s.12
[7] Laurence Brockliss, ”Introduction: The Western Concept of Childhood”, Ottoman History and its Heritage, Brill, Boston, Sayı: 59, 2016. 
[8]Colin Heywood, A History of Childhood: Children and Childhood in the West from Medieval to Modern Times,Blackwell Press, USA, 2001. 
[9] Rudiger Safranski, Romantik: Bir Alman Sorunsalı, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2013. 
[10] Nazan Çiçek, “The Interplay between Modernization and the Reconstruction of Childhood: Romantic Interpretations of the Child in Early Republican Era Popular Magazines, 1924–1950”, Ottoman History and Its Heritage, Brill, Boston, Sayı: 59, 2016.
[11] İrfan Aktan, “Yangın Merdiveninin Kilidi”, Gazete Duvar, 2016.
[12] Ozan Sezai Zeybek, Herkesi Okula Götürmek Değil, Her Yeri Okula Çevirmek, Seçbir Konuşmaları, İstanbul, 2016. 

28 Şubat 2019 Perşembe

Otostop’un bazı evrensel ritüelleri


Otostop da her şey kadar evrensel. Aşağıdaki yazı otostop seyahatim sırasında aldığım notlardan oluştu. Benim gibi insan evlatlarının otostop çekerken yaşadığı evrensel ritüelimsi ve duygusal şeyler.   


1- Bilmediğin bir yerden bilmediğin başka bir yere giderken her çözümün hep aynı kasabaya çıkması.

Bir yerden bir yere ulaşmak için belli duraklar vardır. Soru sorduğunuz herkes aynı merkezden bahsetmeye başlar. Otobüsler oradan kalkıyor, otostop oradan çekiliyor, yollar orada birleşiyordur. Şuraya da oradan geçiliyordur, buraya da oradan geçiliyordur. Kime sorsanız hep aynı kasabanın adı. Sonuçta o hiç adını sanını duymadığınız küçük kasaba yarım saat içinde sizin kaderiniz, güneşiniz gibi hayatın tam ortasına yerleşir. Benim güzergahımda burası Antalya'nın Aksu ilçesiydi. Unutamayacağım kadar çok duydum bu lafı o gün. Kime ne sorsam hep bir Aksu’dan bahsediyordu. Tamam dedim hedef Aksu!

2- Adım adım bir mekanla aşırı ilişkilenme süreci.

Bir mekana ilk vardığınızda hangi merkez hangi yönde kaldı, burada insanların otostopa bakış açısı nasıl, bölgedeki trafiğin durumu, ortamın genel psikolojisi hakkında önce hiç bir fikriniz yoktur. Böylece yeni bir araç beklemeden önce o mekanı, yönü, güzergahı ve mekanın genel aurasını keşfetmeye başlarsınız. Nerede beklemek gerekir, kim hangi psikolojiyle ne yöne akmaktadır, dakikada kaç araba geçer, kim nerede yavaşlar, ara yollar nerede merkeze bağlanır vs keşfettikten sonra yarı mantıkla, yarı içinizden geldiği gibi bir nokta bulup parmağı kaldırıp başlarsınız beklemeye. Keşif sürecince mekanla ilgili neredeyse en ufak soru işareti kalmaz.  Mekandaki esnafla, ağaçla, bankla, güneşle oranın yerlisinden bile daha güçlü bir bağ kurabilirsiniz. Aşırı bir ilişkilenme olur aranızda, her ayrıntıya istemeseniz de vakıf olursunuz. O mekan aşırı sizin olur. Çünkü anlamaya sizden daha çok kimsenin ihtiyacı yoktur. Bu yüzden otostopta durup beklenen bu mekanlar asla unutulmaz.

3- Dev bir göze dönüşmek.

Beklerken kendi güzergahına göre konumlanmak için anlamaya çalışırken gözlem yapan otostopçu orada kocaman dev bir göze dönüşür. Beklerken aslında her şeyi farklı bir gözle gözetlemekte olduğunuzu farkedersiniz. Mekanı anladıkça, mekan sizin olur. Sizin oldukça, gözetlemeye hak kazanır gibi olursunuz. geleni, gideni tanır hale gelrisiniz. Ve bakarsınız etrafa. Etrafa baktıkça otostopla alakalı alakasız herkesi dikizleyen koca bir göze dönüşürsünüz. Sokağı, dışarıyı, kamusal alanı oluşturan öz de bu tecrübenin ta kendisi diye düşünürsünüz. Sokak evden farklıdır. Sokak gözetleme ve gözetlenme mekanıdır. Sauron'un gözüdür sokak. Evet bazen baya bekleniyor. Benim maksimum bekleme sürem dört saat. Ama bu işin normali mekana göre ortalama yarım saat diyebiliriz.

4- Mekanı anlayınca, mekanın aşırı bayması.

Mekana yabancılığınız gidip de her şeyi keşfettikten sonra hala parmak havada bekliyorsanız merak ve cehalet giderilmiş, heyecanlar durulmuş, ikinci aşamaya geçmişsinizdir. Bu aşamada yeni mekan sizi baymaya başlar. Merak ve araştırma aşaması ile bayma aşaması arasında bir süre yoktur. O mekanın cahili olma paniği bittiği an mekan sizi bayabilir. Arabaların oradan akış şekli bile zihninize kazınmıştır. Durmayanlara artık yavaş yavaş söylenmeye başlarsınız. Bekleme süresi uzadıkça aynı noktada başka otostopçularla tanışılır. Yağmur varsa birlikte ıslanırken kurduğunuz dostluklar dünyanın en gerçek dostluklarıdır. Neyse ki ben o gün çok beklemedim. Yağmur da yoktu. Mekanı anladım. Bekleme noktamı buldum. Mekandan sıkılmaya başladım derken beğenip güvenebileceğim bir araba durdu. Bindim.

5- Bindikten sonra başlayan tuhaflıklar ve bu tuhaflıklardan alınan haz.

Bindikten sonra da tekinsizlik, plansızlık ve zeminsizlik ama hepsiyle birlikte gelen o muhteşem özgürlük hissi bitmez. Bindiğiniz araçtan nerede ineceğiniz tam bir muamma olabilir. Şöför hadi atla demiş sizi arabasına almış, siz işte nereye kadar uyarsa oraya kadar geleyim demişsinizdir. Böylece hiç beklenmedik bir yerde araçtan inip tüm planları değiştirmek zorunda kalabilirsiniz. Yeni bir mekanı anlamak zorunda da kalabilirsiniz. Bu da seyyah birisi için büyük bir zevktir. Yolculuğu zorlaştırıyor gibi duran böyle durumlarda ummadığınız bahçeler, beklemediğiniz insanlar, ömrü hayatınızda duymadığınız kuş seslerine açık olun. Dünya koca bir yuvarlak ve siz o yuvarlakta öylece salınmaktasınız. Tadını çıkarın. O gün ben de çok alakasız bir yerde indim. Şöför bana yolu tarif etti. Anlamadım. Tamam dedim. İndim. Napıcam diye bi yöne yürümeye başladım. Sonra yolda yürürken eski dükkanların arasında yeşil bir bahçeden tek başına öten bir kuşun sesini duydum. O an anladım ki her şey o anda orada o kuşun şarkısı dinlemem için  mükemmel bir şekilde ayarlanmıştı. Yolu akışına bırakmaktaki mükemmel salınmayı ve tek tek her andaki mükemmel aidiyeti hissedebilmiştim. Aslında hayatımızın her anı mükemmeldi. Bi süre yürümedim. Otostop da çekmedim. Kuşu dinledim. Gözlerimi kapattım. Deli bu derseniz, eyvallah.

6- Otostopçu kimliği ve modern bireyin kimlik krizi meseleleri.

Otostop çekerken kıyafet meselesi önemli. Otostop başlı başına bir karşı duruş. İş, görev, bireysellik, zaman yönetimi ve kapitalizmin yani modern dünyanın dayattığı her şeyin tam tersi. Ve ne yazık ki o gün sırtımda backpackle yolları arşınlayan bir seyyah değil, toplantıdan çıkmış bir çalışandım. iş kıyafetiyle, takım elbise ve laptopla işten çıkıp otostop çektiğim için yardıma ihtiyacı olan masum kız rolünden başka bir rol yakışmıyordu bana bu sefer. Otostop ile kamp genelde bir arada gelir. Dolayısıyla otostopçunun sırtında backpack dediğimiz kocaman evi olur. İçinde çadırı, matı, eşyalarının olduğu boyu kadar bir çanta. Yanımda ne backpack ne çadır vardı. Baya kimlik karmaşası yaşadım. Bu kıyafetlerle içimdeki otostopçuyu ben de açıklamaya üşendim ve yeni rolümü benimsedim. Yolunu bulamayan kız olarak bu yolculuğu tamamladım o gün.

7-Başka bambaşka bir zaman teorisi.

Güneşin batışını Antalya kalesinden izleyeceğimi hesap etmiştim. Tüm planları buna göre yaptım. Ama otostop bu, planlar tutmuyor. Akşam üzeri güneş batarken ben herkesin bahsettiği şu Aksu'ya varabilmiştim. İşte bu bu adrenalindir arkadaşlar. Her şöförün arabayı sürme hızı, sizin yolda bekleme süreniz hepsi muamma, her şey muallak. Ve bazen gerçekten bir yerden bir yere gitmek çok uzun sürüyor. Bu uzunluğun da keyfini çıkarmak gerek. Ne de olsa otostop çekerken kapitalist sistemin dışına çıkmak, sistemi tersten işletmek, insanlık bir akarsuymuş gibi akarken, o suya kendinizi bırakmak, zamanı yönetmeye çalışmamak gibi hobileriniz olmalı. Sadece mekanda değil, zamanda da özgürleşmek mümkün.


8-Sokağı kuran şey: Bakmak, bakılmak.

Mekanı gözetleyen göz olduğunuz kadar bakış nesnesi de olacaksınız yolda kaçınılmaz olarak. Sadece arabasına sizi alacak kişi de değil bu üstelik, topluma karışıp evden dışarı çıktığınızdan beri bir sahnede olduğunuzu, yalnız olmadığınızı zaten biliyorsunuz. Bakılmak meselesi karışık. Hangisi taciz, hangisi merak, kim yardım etmek istiyor her zaman tam anlamıyorum ama otostopçuya ilgi var. O kesin. Yolda tanıştığım ve içtenlikle hayatını, seyahatlerini, dertlerini dinlediğim, yardım aldığım, arkadaş olduğum insanlarla arkadaşlığımız genelde şehirde de bitmedi. Sistemin dışında kurulan bu ilişkiler çok kıymetli. Bir de ilgi sevmeyen biri için “ilginçi” olma durumu var sevmediğim. Otostop çekiyor da olsanız, yol soran masum kız da olsanız bu oranın yerlisi olan biri için ilginç bir durum. Durduk yerde fikrini söyleyen insan, gereksiz meraklı bakkal, tam evden çıkarken kapıda yakalandığınız komşu teyze vs beni rahatsız eder. O yüzden mümkünse meraklı gözlerin olduğu şehir merkezlerinde değil, az ilerleyip otobanda otostop çeker pek çok kişi. Otobanda sizi anlayan daha çok yol meraklısı vardır. Bence çok mantıklı!


9- Yolun şaşırtıcı olması.

Binbir macerayla Aksu’ya vardığımda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Bu muydu herkesin Aksu dediği yer dedim! İnanılmaz tozlu, kokulu ve çirkin. Yol boyunca sanırım elliden fazla kez duymuş olabilirim Aksu'ya gideceksin diye. Gittiğimde Türkiye'nin en kötü kasabası burası dedim. Bu yetmiyormuş gibi bir de tüm yolları kazmışlardı ve çok büyük iş makineleri vardı. Üstelik inşaat makinaları o kadar devasaydı ki kasaba neredeyse karanlıkta kalmıştı. Antalya dendiğinde Aksu'nun hayalini kurmuyoruz bu yüzden. Kaş var, Kemer var, ne bileyim Olimpos var. Aksu'nun denize kıyısı da yoktu bu arada. En talihsiz yeri Türkiye'nin. Evet Aksu macerasının sonu böyle.


10- Otostopa ihanet meselesi

Siz bir otostop seyahati planlamışsınızdır ve ilkeleri bellidir. Araca para verilmeyecek. Çünkü araya para girdiği anda insani olan her şey, kapitalistleşiyor, yapmacıklaşıyor. Kapitalist olmayan bir ilişki kurmak ne demek? Bunu yapmadan bilemezsiniz. Kapitalizmin dışına çıktığınız anda dünya farklı bir yer oluyor. Bunu yapmadan gündelik hayatta ne kadar çok müşteri-satıcı ilişkisi kurduğumuzu tahmin edemezsiniz. Evet neredeyse toplumdaki bütün ilişkilerimiz müşteri ve satıcı olmak üzerine kurulu. Bir şehire adım attığınız an her şey para üzerine kurulu. Bu yüzden şehirlerden uzak duruyoruz. Otostopta ise her şey bunun tam tersi. Otostopta modern öncesi dönemde, kapitalist rasyonalizmin ve ücret ve hizmet gibi yapay sorumlulukların olmadığı bir dünyadasınız. Para diye bir şey yokmuş gibi davranacaksınız. Varsa da ölümüne paylaşacaksınız. Otostop beleşçilik değil. Bir felsefe. Evet sen de paylaşacaksın. Bazen bir an yoruluyorsunuz, bir dolmuş duruyor ve binip ücret ödeyip gideceğiniz yere gidiyorsunuz. O zaman içinizde bir vicdan azabı oluşuyor. Otostopa ihanet etmiş gibi hissediyorsunuz. Bitti. Hikaye yok. Anlatacak bir şey yok. Şöför selamınızı ya alıyor ya almıyor. İnsanlar parasını ödemiş oturmuş. Selam yok. Sohbet yok. Yardımlaşma, paylaşma hiç bir iletişim kırıntısı yok. Buz gibi bir his. Buz gibi.


11-Otoban rüzgarı gerçeği.

Otoban rüzgarı özgürlüğün meltemi gibi yüzünüze çarpar. Kampyon-tır geçtikse bir rüzgar çarpar yüzünüze gelip geçer. Bu özgürlüğün rüzgarıdır. Otobanda, sırtında backpackle bu rüzgarı yemenin, her hangi bir yönde her hangi bir araçla her hangi bir yere gidecek olmanın verdiği şey hazdır. Otoban boşluğuna çıktıktan sonra rüzgar aşktır.

12- Otostopçunun araç seçmesi.

Otostop deyince genelde akla en kötü ihtimaller geliyor. Sanki hemen kötü bir kamyon şöförüne denk gelecekmişsiniz gibi. Ya da otostopçu ilk duran araca binermiş gibi. Halbuki otostopta seçenekler sınırsızdır. Bazen üstüste on araç geri çevirdiğimiz olmuştur. Hem içindeki insanın enerjisi, hem de aracın kendisi kararınızı etkileyebilir. Eski bir arabayla yolculuk yapmak istemiyorsunuzdur mesela. Eski modellere parmak kaldırmazsınız daha baştan. Parmak kaldırdınız, bir araç durdu diyelim, daha durma anında o ilk enerjiden, ilk diyaloglardan, bakışlardan anlarsınız kararınızın ne olduğunu. Üstü açık spor arabalardan ambulansa kadar normalde binmediğim pek çok araca otostopla bindim.

13-Otostopçu ile diyalog

İlk diyalog güzergah üzerine yapılır pek tabiki. Amaç yol almak. Ne tarafa gidiliyor, rotalar nereye kadar uyuyor? Bu aşamada binmemeye karar verirseniz, teşekkürler ben başka bir yöne gidiyorum deyip göndermek iyi bir reddetme yöntemi. Binerseniz de kiminle nasıl bir muhabbet ortaya çıkacağı tamamen karşılaşan insanlardan çıkacak enerjiye bağlı. İnsan kadar seçenek var. Yerel bölge halkından bölge ile ilgili bilmediklerimi öğrenerek rota değiştirmişliğim çoktur. Otobüse atlayıp dümdüz gitmemenin güzelliği de bu. Yeni yerler öğrenerek gezmek. Ya da otostopla gezmeme çok şaşıran insanlara kendi hayatlarıyla ilgili başka hayaller kurdurmak büyük bir zevk benim için. Bir subayla uzun bir yolculuk yapmıştık mesela. Biz araçtan inerken subaylıktan istifa edip seyahate çıkmayı düşünüyordu abimiz.

O gün Antalya’da havalimanından Kurşunlu şelalesine, Şelaleden Lara’ya otostopla gezdim. Akşam otelime vardığımda sabahki çalışan kimliğimle karşılanıp odama geçtim. Her şeye ara verip, şehirden, işten, kapitalist ilişkilerden bir günlüğüne kaçıp kaçamak yapmıştım. Otantik kimliğimizi arayış yolunda mesai harcayan eski keşişler gibi hissediyordum. Mutluydum.

Nihayet Dergi - Ağustos 2018